26 02 2009

Yapılması Gerekenler

Hayatıma şöyle bir baktım az önce. Ne kadar plansız yaşadığımı farkettim. Son beş altı yıldır sürekli kesinlikle yapmak istediğim şeyleri keşfediyorum. Ancak farkettim ki bunların çoğu gelip geçici bir heves olmuş benim için.

Aslında öyle olmadılar ama öyleymiş gibi davranmışım çoğuna. Pek çoğunu yapmamışım, ertelemişim. Şimdi düşündüm de, gençlik dediğimiz süreç geçip gidiyor ve benim bu planlarımın tamamı gençlik yıllarımda yapmak istediğim şeyler. Şu an 22 yaşımdayım, gençliğimin bitmesine 20 sene falan kalmış şurda ve ben 15'imden beri yapıcam dediğim şeyleri hala erteliyorum.

Bu yüzden bugün biraz harekete geçtim. Ne yaptığımdan bahsetmeyi düşünmüyorum ama bazı planlarıma dair girişimlerde bulundum. 

Neymiş bu yapmak istediklerim, şöyle bir liste çıkardım merak edenler için;

1) Avrupa'yı gezmek
2) Azıcık parayla yola çıkıp yapabildiğim kadar uzun bir tatil yapmak. Yolculuk için otostop, uyumak için çadır falan kullanarak dayanabildiğim yere kadar tatil yapmak ve bir sürü insanla tanışmak.
3) En az bir çift Vans almak.
4) En az bir tiyatro oyununda rol almak.
5) İzletebileceğim kısa filmler çekip arkadaşlarıma izletip yorumlarını dinlemek.
6) Dekorasyonunu kendimin yapacağı küçücük bir eve taşınmak.
7) Ata binmek.
8) Kaydadeğer bir kamera satın almak.
9) Tesadüfen tanıştığım birisiyle tatile çıkmak.
10) Ehliyet almak.
11) Kar yağarken çatıda oturup konyak içmek.
12) Özel olan birisini kar yağarkan çatıda konyak içmeye çağırmak. 
13) Kurt Cobain'in mezarını ziyaret etmek ve mezar taşına "Kurt is not death" yazmak.
14) Tamamen şüphe çekicek bir şekilde giyinip (suratı kapatan siyah bir kaşkol, siyah bir bere) gazete kağıdı dolu bir sırt çantasıyla koşarak bir polis merkezine ya da askeriyeye ait bir bölgeye girmek.
15) New York sokaklarında "I'm a stranger in New York" diye şarkı söylemek.
16) Bisikletle şehirlerarası yolculuk yapmak.
17) Yamaç paraşütü yapmak.
18) Sky-diving yapmak.
19) Tüm arkadaşlarımın yüzüne tek tek onları sevdiğimi söylemek.
20) Bir şizofreni hastasıyla yüzyüze konuşmalar yapmak ve dünyasını çözmeye çalışmak.
21) Sinemalarda gösterilicek ve ses getiricek bir uzun metraj çekmek.
22) Marion Cotillard'la yemek yemek.
23) Kate Perry ile bira içmek.
24) Shannyn Sossamon ile dans etmek. (22, 23 ve 24'üncü isteklerimin devamı da gelebilir tabi, cümle bitti diye istek de orda bitmek zorunda değil. Çok güzel ya üçü de.)
25) Bir sabah uyandığımda güzel manzaralı bir evin/otelin terasında aşık olduğum kızı, çıplak ayakları ve beyaz geceliği ile görmek. 
26)  Avrupanın güzel ötesi olan bir şehrinde ya da kasabasında sırılsıklam sarhoş olup sabaha karşı sokaklarda dolaşmak.
27) Likya Yolu turuna çıkmak.
28) Eski bir sallanan sandalye almak. Böyle ahşap oymalı falan bişi.
29) Sahnede, seyircilerin önünde bir gitar parçalamak.
30) Dünyada üretilen tüm biraları tatmak.
31) Sevişirken uyuyakalmak.
32) Alınan hediyeler karşılığında teşekkür etmeyi öğrenmek. (Moron moron alıyorum lan hediyeleri, hiçbişi demiyorum.)
33) Hediye almam gereken zamanları önceden keşfetmeyi öğrenmek ve tabi buna göre para ve vakit ayırmayı da öğrenmek. (Sanırım 5 yıl falan oldu hediye almayalı. Hmm, arasıra aldığım çiçekleri saymıyorum. Saymalı mıyım acaba? Bunu da öğrenmeliyim.)
34) Bir kitabı okuduktan veya bir filmi izledikten kısa bir süre sonra o kitaba ya da filme dair pek çok şeyi unutmamayı başarmak. (Sonra o kitabın ya da filmin konusu açılınca okuduğum ya da izlediğim halde konuya fransız kalıyorum yahu, çok sıkıldım bundan)
35) Tanıştığım insanların adını 10 saniye sonra unutmamak.
36) Tanıştığım insanların yüzlerini ertesi gün unutmamak. (Bu iki maddeden ötürü de çok zorluk çekiyorum. Aynı insanla defalarca tanıştığım da oluyor, yolda büyük bir samimiyetle "mustafa nasılsın" diye gelip sarılan yabancılar da. Herkesle mi alkollüyken tanışıyorum anlamadım ki)
37) Surf yapmak.
38) Bir yelkenliyle denize açılmak.
39) Balık tutmak.
40) Safariye çıkıp bir aslan yavrusu kaçırmak ve besleyip, büyütüp, tasma takıp yanımda dolaştırmak. (Böylece hiçbir köpeğin yanından geçerken tedirgin olmama gerek kalmaz)
41) Bir tattoo sahibi olmak (doğru düzgün bir şey bulması ve karar vermesi çok uzun sürüyor bunun)
42) .....
43) ..................


42 ve 43. maddeleri boş bıraktım. Çünkü birisi yakın çevremdeki herkes 
tarafından bilinen yegane duygusal isteğim. 

Diğeri de şu an unuttuğum isteklerimin şerefine! Cheers! Egezsegedre! Nas Zdrovia! Santé! 

18 02 2009

Ben Yapsaydım

Son zamanlarda çok sık duyduğum için başlık yapmak istedim bu cümleyi. Hakkında bişeyler yazayım dedim.

İnsanların kendini beğenmişliğini gösteren bir tepki aslında. Hepiniz yapıyorsunuz şimdi bunu, kendinizden arındırarak okumayın. Ben mi? En çok da ben yapıyorumdur herhalde. 

Arkadaşına tavsiye verirken bile "ben olsaydım" klişesiyle başlamıyor musunuz söze? "Aaa, evet" tabi, diyorum hepiniz yapıyosunuz diye.

Ama benim takıldığım nokta arkadaşına tavsiye verirken kullandığın bu kalıp değil. Hepimiz enteliz, hepimiz bileniz ya; ben ona takılıyorum. 

Herif gidip bir film izliyor; "ben olsaydım o karakteri öyle canlandırmazdım", "ben yapsaydım o senaryoyu öyle yazmazdım", "yönetmenliği ben yapsaydım o filmi öyle çekmezdim" diye eleştiriyor. Lan bana ne senin nasıl yapacağından, sonuçta sen yapmamışsın işte. Elde olanı eleştirsene. Hayır dönüp "sen nasıl yapardın" diyince de ottan boktan bir iki cümle kurup seni keklemeye çalışıyor. Hani "konuya hakimim" havası estiriyor. La bi git. Olsaydın da yapsaydın biz de izleseydik bakalım.

Her şeyi çok hafife alarak eleştirme tutumu moda şimdi. Herkes kendini bi bok sanarak başlıyor söze ve başladığı gibi de bitiriyor. İnsan bari konuşurken öğrenir bişiler, yok. Bomboş başlayıp bomboş devam ediyor. Papa Roach diye bi gurup vardı eskiden, metal gurubu. Onların bir şarkısı vardı "born with nothing, die with everything" diye. Herkes bu felsefeyle yaşıyor hemen hemen ama "die with everything" aşamasında sıçtıkları için uydurmasyon şeylere sahip oluyorlar. Kültürleri, bilgileri, tarzları... her bokları uydurmasyon. İnternette ya da kliplerde gördüğü üç beş kıyafeti beğendiği için "punk'ım ben" diye ortalıkta sümsük saçlarla ve kıyafetlerle dolaşan ibişler mesela. Punk olmayı kaldırımda oturup bira içerken eski püskü kıyafetler giymekten ibaret sanan bir zihniyet. Nerde o güzelim X Generation, nerde o Beat Kuşağı? Hepsinin anlamını katlettiler, suyunu çıkardılar. 

Bir tek bunlar da değil, herif gazete okuyor haberde geçen bir olayı eleştiriyor; "ben o polisten dayak yiyen herifin yerinde olsaydım şöyle yapardım" diye ahkam kesiyor. "O polisler sıkıyosa bana gelsin" gibi bi havalarda falan. Bi halt yapamazsın len işte, polis bu. Kendini her boka hakkı var sanan üniformalı cahil cühela topluluğu (istisnaları da vardır arada).

Ben de kendime bir liste hazırladım, "ben yapsaydım" diye başladığım. Daha doğrusu bir listeye başladım, listeye koyduğum ögelerle ilgili hayaller kurdum falan. Sonuçta kaydadeğer pek bir şey çıkmadı.

Mesela geçenlerde Power FM'de Bay J'yi dinledim yıllar sonra. Galiba espiri anlayışım falan değişmiş "herif bozmuş ya" diye değerlendirdim. Sonra da hemen "peki ya ben yapsaydım" diye hayal kurdum.

Ben radyo programı yapsaydım, program mizah içerikli olurdu. Ama güncel konuları şaka konusu yapmazdım. Başımdan geçen komik olayları anlatırdım. "Peki ya gerçekten yapsaydım" dedim ve kendi kendime radyo programı yapıyormuş gibi konuşmaya başladım; 
"Merhabalar, ben hedehödö, zart fmde canlı yayındayım. Benim programımın diğerlerine göre bir ayrıcalığı var, gülme garantisi var. Evet, garantili. Yani gülmezseniz bir ay içerisinde getirip iade edebilirsiniz (kahkaha efekti). Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk, kız tavlama konusunda oldukça şanssız birisi, sanırım doğduğundan beri hiç kız arkadaşı olmadı (aaoovvv! falan gibi bi efekt). Evet, maalesef öyle. Ama geçenlerde birisini bulmuş. Bir cafe'ye gitmiş arkadaşlarıyla, diğer masada bir kız görmüş ve kızın kendisini kestiğini düşünmüş. Kendi dediğine göre telaş yapmış, "ilk defa güzel bir kız beni kesiyodu, elim ayağıma dolaştı" dedi. Evet, evet, biliyorum! Neyse, arkadaşları bizimkini gaza getirmişler. Sonuç olarak ertesi gün de gelmeye karar vermişler, eğer kız da gelir ve arkadaşımı kesmeye deva ederse gidip konuşucakmış. Ertesi gün gitmişler ve kız gene ordaymış. Bizimki kafasında tanışma senaryosu kurmuş, gidip yanına "bakar mısınız, iki gündür karşılaşıyoruz bu bir tesadüf olamaz" diye söze başlayıp yeşilçam repliklerini andıran bir konuşma hazırlamış. (Gülme efekti). Hemen gülmeyin canım, çocuğun ilk deneyimi (tekrar gülme efekti). Kız, arkadaşlarıyla cafeden çıkarken bunlar da kalkmışlar. Hedef kız, arkadaşlarından bir kaç adım geride kalmış ve arkadaşım da bunu bir konuşma sinyali olarak algılamış ve yanına gitmiş. Cümlesine aynen başlamış ve kızdan aldığı cevap "benim erkek arkadaşım var" olmuş. (gülme efekti) Daha bitmedi, arkadaşım da "hayırlı olsun" diyip oradan uzaklaşmış. (gülme efekti). Şimdi Wasp'tan Helldorado isimli parçayı çalıcam, görüşmek üzere."

O an durdum, şöyle bir düşündüm. Bu ne lan? Böyle radyo programı olur mu? Demek ki ben radyo programı yapsaydım bok gibi olurmuş. (kahkaha efekti) (ıyyy)

Sonra hayalime yine komedyenlikten devam ettim ve kendimi Cem Yılmaz'ın yerine koydum. Aslında tam olarak onun yerine koymadım, onun yaptığı işi yapsaydım diye düşündüm. O zaman da ortaya şöyle bir şey çıktı;
"Hoşgeldiniz, hoşgeldiniz. Herkes tam mı? Eksik var mı, herkes yanındakini kontrol etsin... Yok mu? Hah, tamam. Şimdi şovumuza başlicaz ama önce yapmam gereken bir kaç uyarı var; gösteri çok komik olduğu için hamilelerin ve kalp hastalarının mesuliyetini kabul etmiyorum (farkındaysanız her yaptığım da çok komik oluyo nedense, "ben yapsaydım öyle olurdu abi ya"). Aslında kimsenin mesuliyetini kabul etmesem ya. 
-Kalp hastası ya da hamile değilseniz ve gülerken başınıza bir şey gelirse bütün sorumluluk benim.'
- Hmm öyle mi, ne yapıyorsun peki?
- Cenaze masraflarını ödüyorum. Burdan aşiyana kadar da tabutu taşıyorum... Ama siz de bir el atarsınız. 
Böyle olmaz. O yüzden herkesin mesuliyeti kendine, bana güvenip ölmeyin. Düşünsenize 'lan herif garanti verdi, bulmuşken öleyim de cenaze masrafları çocuklara patlamasın'. Hani beleş mezar bulsan gireceksin diye bir atasözü var ya, onu gerçek anlamda uygulayan biri çıkabilir yani. Yanlış anlamayın, o atasözleri mecaz kullanarak bir ders verir, aman ha. Durduk yerde cinayetten sabıka yemeyelim. 
Gerçi atalar da birbiriyle pek geçinemiyolar bi de öyle bi durum var. Aynı olay için taban tabana zıt düşünüp ona göre söz söyleyen bir sürü ata olmuş. Kim yaptıysa onları ata? Hayatınızı atasözlerine göre yaşamayın o yüzden, çok riskli.
Hani 'sikilen götün davası olmaz' diye atasözü de var. Bir gün başınıza gelir, 'aman nasılsa davası olmaz, koy götüne rahvan gitsin' diye yaşamayın sonra. Hem üstüne bir de 'böyle gelmiş böyle gider bu' derseniz... aman! Sonra demeyin 'ulan bi herifin gösterisine gittik çıkışta hepimiz homoseksüel olduk' diye. Ben uyarıyorum."

Devam da ediyodu gösteri aslında, ama bu da olmadı be. Demek ki ben tek kişilik gösteri yapsaydım, o da bok gibi olurmuş. 

Sonra dedim "madem bunları yapamıyorum, daha ciddi bir şeyler yapayım." Devlet adamı olmaya karar verdim ve başbakan oldum hayalimde. (Evet direk başbakan oldum, e ya ne olacaktı?)
Davos'a toplantıya gittim sonra. Toplantıyı yöneten adam İsrail Cumhurbaşkanı'na 25 dakka süre verdi konuşması için (tanıdık lan bu senaryo bi yerden). Sonra sıra bana geldi, "Ee, merabalar. Ben Konusan Marul, TC Başbakanıyım. Öhöm... Az önce beyefendi konuştu ama ben pek dinleyemedim, MP3 Player'ımı yeni aldım da (anca başbakan olursam alabiliyorum yalnız, yok ya şimdi, nası oturduysa içime. MP3 Player almak için başbakan oluyorum resmen) ben onu dinliyordum. Red Hot Chili Peppers dinledim. Sanırım konu Hamas ama, yani benim bu konuda söylicek pek bişeyim yok ama yani Hamas bence terör örgütü. Yani ayıp, birisi kalkıp bize 'burası bizim toprağımız' dese ben de kızardım. Ama yani siz de sayın İsrailliler, hemen öldürmek de yani, bilemiyorum. Ayıp yani bi yerde, bak kaç yıldır öldürüyosunuz bitmedi herifler, bence bi de arkadaş olmayı deneyin. Yani, ne zararı olur ki? Ben böyle düşünüyorum yani. Bence öpüşüp barışın, yani bak mesela Yaser Arafat, yani adam yıllarca savaştı sizle sonra öldü gitti. Yani böyle küs küs ayrıldınız, bence hoş değil. (Burda sağımdaki solumdaki adamlarıma dönüp 'arafat öldü demi' diye sorardım kesin, heyecandan). Ee, kaç dakka oldu? Yani İsrail Cumhurbaşkanı kaç şarkılık konuştu ki topu topu, ayıp olmasın, ben sanki daha uzun konuştum gibi geldi..."

Ahanda tıkandım. Demekki ben başbakanlık yapsaydım gene sıçarmışım. Devlet adamlığı sökmedi ama bence işadamı olsaydım kesin iyi olurdu yani. Dünyanın en güçlü holdingini falan yönetirdim bence. 
"Hödö Holding Yönetim Kurulu Başkanı konusan marul, İngiltere'de yapılan dünya ekonomi zirvesinde çok önemli açıklamalar yaptı. Dünyayı kasıp kavuran ekonomik krize ve üçüncü dünya ülkelerine değinen konusan marul'la ilgili haberimizi getiriyoruz ekranlarınıza;
'Dünyada ekonomik kriz var şu anda bildiğiniz gibi. Biz hödö holding olarak bu krizi en karlı şekilde atlatmanın yolunu bulduk. Biz üçüncü dünya ülkelerinde üretim yapmaya karar verdik. Holdingimize bağlı firmalar, Hindistan'da, Çin'de(çin? üçüncü dünya ülkesi? nası lan?), Afrika, Güney Amerika ve Güney Asya ülkelerinde fabrikalar açıyor. Böylece ordaki insanlara iş imkanı falan tanıyoruz. Yazık kaç yıldır aç yaşıyolar. Ben bi fotoğraf gördüydüm küçükken, afrikada küçük bi çocuk açlıktan bi kemik bi kemik hale gelmiş. Bilmem kaç kilometre ilerideki BM şeyine ulaşmak için yerde sürünüyomuş, tepesinde de akbaba uçuyodu. Yani artık böyle şeyler olmasın istiyorum ben, o yüzden oralara iş imkanı götürüyoruz. Bi de adamlar çok ucuza çalışıo, sağlık sigortalarını yaptık zaten onu da kendi hastanelerimizde hallediyoruz. Hastanede zarar ediyoruz biraz ama ürettiğimiz şeyleri satıyoruz daha güçlü ülkelere. Mesela Çine (hani üçüncü dünyaydı lan çin, ne çabuk güçlü ülke oldu. ben konuşana kadar neler değişti dünyada), Amerika'ya, Kanada'ya, Rusya'ya falan. Ama Türkiye'ye çok ucuza satıyoruz, yani sonuçta biz de türküz. Bi de benim babam memurdu, öyle her şeyi alamazlardı falan. Ben üzülürdüm çok, öyle babam gibi insanlar da rahat alsın diye Türkiye'ye çok ucuza satıyoruz. Ama Avrupa'da Amerika'da falan tutturabildiğimiz fiyata iteliyoruz. Yani bana ne Amerikanlardan falan. Yani bence siz yeterince uzun süre keyif sürdünüz, biraz da diğerleri güzel yaşasın bence. Siz bence biraz daha zor yaşarsanız çok sorun olmaz yani. Zaten zenginsiniz, hem birsürü güzel şeyiniz var. Koskoca afrikada bi piramitler var ama sizin ülkeler öyle mi? Yani her şehirde acayip bi yapı falan var..."

Sus lan sus, battı şirket. Ben işadamlığı yapsaydım, dünyanın en büyük şirketini bile batırarak ekonomik krizi çok daha acaip yerlere sürüklerdim heralde, borsalar falan acaip olurdu. Tam olarak nası oluyo o işler bilmiyorum ama. Bülent Ecevit'in başbakan olduğu dönemde adam hastalanmıştı borsa düşmüştü. Yani bi adam grip oldu diye niye şirketler değer kaybediyo ki. Çok garip bence.

Sonra bar işletmeye karar verdim. Ama tabi öyle sıradan bi bar değil, böyle Balans Jolly Joker gibi, Babylon gibi, Ghetto gibi falan böyle büyük bi yer. Hatta Taksim'in en büyük ve prestijli mekanları arasında olabilir. 33'lük biranın 12-13 milyona satıldığı bi yer yani (öyle yerlere uyuz oluyorum aslında ama işletmecisi olursam da öyle yaparım, çok piçim sanırım). 
Düşündüm sonra, mekana gelip giden herkes arkadaşım. Yani hiç yabancı yok böyle. Hep arkadaşlarım geliyo, mekan doluyo ama hani hepsi "tanıdığın mekanı" bilinciyle ve beleş bira isteğiyle geliyo normal olarak. Ben de kıramadım kimseyi kimseden hesap almadım. Ama hayvan herifler bir gece iki geceyle yetinmeyip her gece geldiler. Battı mekan tabi. 

Demek ki neymiş, "ben yapsaydım" diye bol keseden atmamak lazımmış. Hakkaten yapmaya başlayınca sıçıyosun pek çok şeyde. Eline yüzüne bulaşıyo, kolay şeyler değil. Öyle oturduğun yerden ahkam kesmekle olmuyo bu işler. Ben bizzat denedim, yani ben bile yapamadıysam sen hiç kasma bence. 

Ben en iyisi "blog yazıyorum", "ekşi sözlükte yazıyorum", "arkadaşlarla eğleniyorum" falan diye takılmaya devam edeyim. Yani en iyi yaptığım işler bunlar. Para kazanmak için de işte şimdiki gibi organizasyon bi de sinema falan. Öyle takılırım. Hani çok param olmaz ama bi mp3 player falan alırım kendime mesela. Bi tanıdık da bar falan açsa bence çok güzel olur. Birileri de yemek yenilcek bi mekan açsa taksim'de. Oh, mis. 

Ben Cihangir'de bir ev bulurum kendime, orda takılırım mp3 player'ımla. 

Aslında Fransa'ya yerleşmek istiyorum ben ama bi tanıdığın orda bar açma ihtimali az yani. Ama biriniz açarsanız haber verin, kesin yerleşirim ben fransaya.

Bu arada, Budweiser çok güzel bira lan. Ben yapsaydım daha iyisini yapamazdım, kesin.

16 02 2009

I Have A Dream

Kendimi amerikan filmlerinde, eski dandik bir arabayla yolculuk ediyormuş gibi hissediyorum şu an. Teypten de the libertines, what katie did çalıyor. O gerçekten çalıyor şu anda ama bir arabada arkadaşıyla yolculuk eden çılgın genç değilim, bir odada pc başında oturan haldeyim şu an.


Interrail denilen olaya katılıp bu arabayla gezme işini yapmak istiyorum aslında. Yanımda da güzel bir kız olmalı tabi. Arka koltukta yakın arkadaşlarımdan biri oturabilir (erkek). Arabanın üstü açılıp kapanabilir cinsten, gri, eski bir amerikan arabası mesela.
Ve evet, avrupa'yı gezmeliyiz öyle. Wristcutters: A Love Story diye bir film vardı. Ordaki araba sahnelerini hatırlarsınız belki izlediyseniz. Güzeldi o yolculuk, çok özeniyorum ben ona.

Yolda random tanıştıkları güzel bir kızı yanlarına aldıktan sonrası özellikle. Gerçi o hatun Shannyn Sossamon, hani onun gibisini bulmak zor. Yine de güzel, eğlenceli bi kızla tanışılabilir. Böyle ben arabayı kullanırken yanımdaki koltukta oturucak, ayakkabılarını çıkarıp öne doğru uzatıcak (o torpido gözünün üzerinde bi yer var ya, adını bilmiorm, oraya koyucak ayaklarını). Tabi ayakları da çıplak ve güzel olmalı. Öyle bira içip, müzik dinleyip, muhabbet edip eğlenicek yolda.

Kesin aşık olurum. Yani olurum heralde. Zaten tanıştığım insanların çoğu olasılık dışı olarak tanıştığım kişiler. Yani tren yolculuğunda yemekli vagonda tanıştığım, İstiklal'de yürürken garip sebeplerden ötürü muhabbete girip tanıştığım, barda tanıştığım kişiler vs vs. Hatta dolmuşta tanışıp önce arkadaş sonra aşık olduğum kişi bile var.

İlk kez aşık olduğum kızla da tanışmamız pek normal değildi. Lisede onuncu sınıfa başlayınca alan seçilir ya, ben eşit ağırlık seçmiştim. O kız da eşit ağırlık seçmişti ve aynı sınıfa düşmüştük. Zaten 10 kişi vardı, gerisi sayısalcıydı hep.

Kızla muhabbetim falan yoktu hiç, biz bi köşede iki kişi takılıoduk. Okulun ikinci günü geldi, atlamak sureti ile masama oturdu, "senin de muhabbetini duyalım yauv" dedi sevimli sevimli. Sonra muhabbetimizi duyduk birbirimizin falan. Öyle gelip atlamasa ben kim bilir kaç hafta iplemezdim kızın varlığını. Fazla deli bişidi zaten, onla çıkmaya başladıktan sonra yolda yürürken falan her an sırtıma birilerinin atlamasına hazırlıklıydım. Görünce seslenmek yerine koşarak gelip üstüme atlamayı tercih ederdi ve her seferinde de görünmemeyi başarırdı. Vay lan, harbi hiç farketmedim geldiğini. Hep "ananıskim noluo" psikolojisi ve korku dolu gözlerle döndüm arkama.

Pek çok davranışıyla anormaldi yani. Aslında normalin tanımını bilmiyorum, ama hoşlandığım hiçbir kızın normal olmadığına eminim. Nerde saçma sapan bi tip var gidip onu bulurum. Aşık olduğum iki kişi oldu şimdiye kadar, onlar değil kastım sadece. Tüm kız arkadaşlarım, ya da hoşlandığım kişiler.. hepsi sıradanın çok dışındaydı.

İşte bu yüzden bahsettiğim arabada yanımda bira içmeden, ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını öne uzatmadan, rengarenk kıyafetler giymeden oturan bir kız hayal edemiyorum. Böyle basit bir kot pantolon, basit bir t.shirt giyip uslu uslu oturan, müziğin sesini açıp bağıra bağıra benle konuşmayan bir kız. Gayet klasik bir saç modeline sahip falan. Çok kötü lan, o ne öyle. Bırak aşık olmayı sevişmem bile o kızla. Hatta arabaya bile almam zaten, ne işi var.

Yolda başka ne çalmalı. Travis - Selfish Jean, Fisherspooner - Never Win, the kooks - oh la, the strokes - Last Nite, Feist - 1234...

Hem sonra avrupa'yı gezerken, mesela Eiffell'e gidip "aah çok güzel aşkıımm... çok romantiikk..." dememeli mesela o kız. Ne biliyim mesela Eiffel'in karşısındaki havuza gidip ayağını suya sokmalı ya da suya girip yürümeli. Saçma saçma romantik takıntıları olmamalı yani. Öyle mum ışığında yemek falan beklememeli sonra.

Bence en romantik şeylerden birisi karanlıkta oturup çikolata yemektir mesela. Tabi bu arada konuşulur da ama konu "ah seni seviyorum, vah sana ölüyorum" gibi cümleler olmamalı. Yani romantizm yaşanırken de geyik yapılabilir. Bence romantizm eğlenmektir zaten, yani eğlenceli bi sohbet olmalı. Karanlık, çikolata, konuşmak... güzel şeylerdir bunlar. Şarap falan da ekleyebilirim buraya, sorun değil. Şömine bile olur, karanlığı bozar biraz ama. Hava soğuksa şömine yerine battaniyeyi tercih ederim aslında ama olsun, şömineye de tavım yani.
Bi de şömine biraz zor iş aslında. Şöminesi olan bir evim yok benim, zengin işi o şömine falan. Bizim evde ısınmak için kalorifer vardır. Dekoratif amaçlı şömine yaptırıcak kadar da zengin değiliz.

Şimdi, "ulan hem fakir edebiyatı yapıyosun hem avrupayı arabayla gezmekten bahsediosun hıyarto" demeyin. Arabam yok, ehliyetim de yok. Ama ehliyeti olan iki kişiyle yola çıkabiliriz yani. Ama toplam da dördü bulmamalıyız, sonra yolda random tanışacağım kıza yer kalmaz arabada, yolculuğumun pek bir anlamı kalmaz. Ha tabi o kız burdan itibaren yanımda olursa sorun yok. Yolda başkasıyla tanışmasam da olur.

Evet, böyle duygusal bir havadayım. Bir kaç yıl önce olsa (bir kaç yıl değil de işte belki iki yıl falan) hayatta o yolculuğu tek bir kızla yapma hayali kurmazdım. Her durakta başka birini koyardım o koltuğa, hatta birden fazlasını. Biri iner biri binerdi. Telefon numarası yok, tekrar iletişim yok falan. Böyle "based on sexuality" hayaller kurardım heralde. Fonda çalan şarkılar ve kızların genel tasviri değişmezdi ama -lar eki alırdı işte.

Sanırım artık duruldum. Bundan memnun muyum değil miyim bilmiyorum ama çapkınlık yapmak, o daldan o dala atlamak, her gittiğim yerde etraftaki güzel kızları tespit edip diyaloğa girmek için fırsat kollamak... bir süredir yaptığım şeyler değil. Yani en azından sık yaptığım şeyler değil. Arasıra damarım tutuyor gidip birileriyle tanışıp kaynaşıyorum ama onların da bir çoğuyla eve gitmedim mesela.

Bu şekilde yaşadığıma pek çok arkadaşım inanmaz aslında, "siktir lan" derler içtenlikle.

Aslında içinde bulunduğum hayattan da pek memnun değilim. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bir "gitmek" isteği var. Hayallerim bu yönde de değişti. Her hayalimde bir uzaklaşma, yeni bir yerlerin keşfi, gitmek, yeni bir yerlerde yaşamak falan var.

Birisi "hadi gidelim" dese hemen tamam derim sanırım. Yani her önüme gelene değil tabi, herkesle de gitmem. Ama bi ıramak lazım buralardan, sıkıldım lan.

Rötar Yapan Trenler

Afedersiniz ama .mına konulası trenlerdir. Bu türe örnek oluşturabilecek cinste trenlerle hep Ankara yolculuklarımda karşılaşıyorum ve her seferinde beziyorum.

Gerçi iki sefer geldim Ankara'ya trenle. Ama "lan topu topu iki kere binmişin o da rötar yapmış" dyip geçmeyin. Aslında sürekli tren kullanan biriiyim ben. Eskişehir-İstanbul yolculuklarımın tamamını trenle yaptım. Yılda en az 6 kez falan biniyorum yani trene.

Ankara'ya ilk kez trenle geleceğim zaman öğleden sonra ikide kalkacak bi trene bilet almıştım. Tam iki olmayabilir ama o civarda. Sonra gittim gara beklemeye başladım ama saçma tren gelmedi. Sonra bir anons yaptılar, dediler ki tren en erken 3'te burda olcak. Düşünebiliyor musunuz? En erken 3... Lan bu tren 2'de hareket edicekti burdan...

Hemen gidip danışmaya sordum "gecikecek de neden?" diye. Heryerde hakkını arayan genç gibi hissettim o an kendimi. Haklarının ve özgürlüklerinin farkında olan, bunlara sahip çıkan dinamik üniversiteli gibi bir havaya girdim falan. Danışmadaki kadın da trenin doğalgaz borusu patladı dedi. Ben de bişi demeden ayrıldım. O gaz halim çabuk sönmüştü ama yani ne diyebilirdim ki sonuçta.
Çok saygıdeğer TCDD işletmesi böyle bir durumda arızalanan lokomotifi değiştiremiyor demek ki ama ne diyebilirim yani? Bir de ben danışmadaki kadına söylesem bile ne değişecek? Sanki TCDD Genel Müdürü'ne gidip "çok cool bi çocuk vardı, haklarının bilincinde, zeki, yürekli, dinamik bi üniversiteli. o geldi bana böyle böyle dedi" diyecekti sonra da her şey değişecekti. Sonuçta böyle şeyler sadece filmlerde falan olur, o yüzden danışmadaki kadına çemkirmenin ve o "çok cool çocuk" havalarına girmenin pek bir manası yok bence.

Neyse, sonra saat 3 civarında yapılan anonsa göre trenin Eskişehir'e varma saati en erken dörde sarktı. Çok moralim bozuldu benim de. İki buçuk saat içinde Ankara'ya varmış olmam gerekirken ben iki saat geçmiş olmasına rağmen hala Eskişehir garında oturuyo olucaktım. Bi de Penguen ve Uykusuz almıştım oyalanırım trende diye. Saat üçe kadar onları da okudum tabi, tren gelene kadar bile oyalanamadım yani.

Sonra yanıma hoşça bi hatun oturdu. Öbür yanımda da iki yaşlı teyze kendi aralarında "yaşlı teyze" muhabbetine giriştiler. Birisi bir dönemin ateşli solcularındandı. Daha doğrusu CHP'li ve Atatürkçü olmayı solculuk sanan biriydi. Diğeri de biraz daha mazbut ama çok konuşan (ki ben o yaşlı teyzelerin az konuşanına rastlamadım) biriydi. Aralarında türlü türlü konular konuşmaya başladılar. Etrafta başka boş bank da yoktu, o yüzden oturuyordum orda. Teyzelerin muhabbetine kulak misafiri olmamak imkansızdı, çünkü alışılmış "aşırı yüksek yaşlı teyze ses tonu" ile konuşuyorlardı. Dibimde gerçekleşen bu konuşmaları mecburiyetten dinliyordum ama ayakta dikilmek zorunda kalırım diye de katlanıyordum.

Sonra diğer yanımdaki hoş sayılabilecek hatunu tavlama planları yaptım kendimce. Bi kağıt kalem çıkarıp o an içinde bulunduğum durumu yazmaya başladım. Baya da formumdaydım aslında, baya baya komik bir yazı çıkıyordu ortaya. Yazıda yanımdaki kızdan da bahsettim. Ara ara ne yazdığımı kesiyordu ve iyice ilgisini çekeyim diye özellikle koydum onu yazının arasına.

Yazımı bitirince de göz ucuyla kestiğini gördüğümü anlasın diye kıza kağıtları uzattım "okumak ister misin?" diye. Detay anlatmicam ama bu sayede hatunla muhabbeti kurdum. Sonra birazdaha artizlik yaptım kıza, her şey yolundaydı yani. İyi gidiyodu. Kızla aynı vagondaydı biletlerimiz de, şanslıydım yani.

Sonra trende kızın öyle pek de bana göre olmadığını farkettim. O daha çok liseli çocukların aradığı türde bi ilişki arıyordu. Hani öpüşmek bile aşırı uç bişi falandı ona göre. Bense gayet one-night-stand arıodum. Kız telefonumu istedi benden, büyük bir piçlik yaparak vermedim. Ama öyle de bir bağladım ki sözü, hani "ben cool'um, hemen numaramı vermem kimseye" gibi bi sonuç çıktı ortaya ama etkileyiciydi de. Ne söylediğimi tam hatırlamıyorum, aylar oldu. Etkileyici olduğunun ispatı ise kızın telefonumu vermememiş olmama rağmen msn'imi istemesiydi. Ne yalan söyliyim
onu da vermek istemedim. O yüzden kullanmadığım bir mail adresimi msn adresimmiş gibi verdim ona.

Ama neticesinde Ankara'ya 3 saat falan rötarlı ulaştım.

Diğer yolculuğum ise geçen cuma akşamıydı. akşam 7'ye çeyrek kala Eskişehir'den kalkıp saat 9 buçuk gibi Ankara'da olması gereken trene bilet aldım. Almaz olaydım, Ankara'da trafo patlamış mı ne öyle bi bok olmuş. O yüzden trenler çift ray kullanamıyomuş falanmış bişiler bişiler. Tren Eskişehir'e sekiz buçukta geldi. Ankara'ya geldiğimde ise saat tam olarak gece 1'di. Abartmıyorum.

Bu yolculukta etrafımda güzel hatun da yoktu. Aslında Eskişehir garında vardı pembe yırtık converse giymiş bi hatun ama ordan oraya koşup duruyodu. Yanında da iki tane daha kız arkadaşı vardı, onların da biri baya güzeldi aslında. Ama hiç fırsatım olmadı. Pek fırsat da kollamadım aslında. Yani sürekli ordan oraya giden birisiyle diyaloğa girmek için fırsat bulmanın en iyi yolu çaktırmadan peşinden ilerlemektir. Ama çok abaza görünür diye yapmadım. Bir de kızın converse'lerinin pembe olmasına uyuz oldum. Hani böyle desenli falan bi tasarım olur arada pembe kullanılır falan şık durur. Bu bildiğin pespembe bişiydi. Küçük sevimli kız ayakkabısı rengi tadındaydı resmen. Bir de o rengine rağmen paramparça olmuş converse, öyle giyiyordu. O rengi seçtiysen küçük sevimli kız olmalısın bence. Ama yok yırtık converse giyip punk olucam, grunge olucam falan diyosan da daha başka bi renk seçmelisin. Belki de abartıyorum ama bence böyle.

Neyse.

Blogların ilk yazıları sanırım "ben kimim" ya da "merhaba" tadında oluyor ama öyle bişi yazasım gelmedi. Çok gereksiz bence. Aslında blog okuyan birisi de değilim zaten. Kimsenin de görmeyeceği bi sayfayı doldurduğumun da farkındayım. Ama olsun, belki bir gün ünlü falan olurum da bir televizyon programında falan "yıllar önce kimse tarafından okunmayan bir blogu vardı, aradık ve bulduk" gibisinden bişiler olur.

Ya da belki sözlük okurlarından birileri bir iki entry'mi beğenir de nickimi google'da aratır falan.

Konuya dönerek bitirelim, avrupada trenler 3 dakikadan fazla rötar yaparsa yolcuların mahkemeye gidip tazminat davası açma hakkı var. Sadece verilen bir hak değil bu tabi, bu tip davaları kazanıyorlar. Ama tabi orda trenler rötar yapmıyo, o da bi gerçek.