11 Aralık 2011

Perde 0; Serbest Dolaşım Militanları

Bir ki üç dört, bir ki üç dört, son ki üç dört!

Aniden başladı her şey. Birden bire kendimi olduğum yerde buluverdim, nasıl olduğunu anlatırsam vakit kaybı olacak. Hadi, hadi, hadi koşmamız gerekiyor şimdi çünkü güneş etrafındaki dönüşümüzü tamamlamak zorundayız. Acele et!

Haydi şuradan bir tebeşir kap ve bana dünyanı çiz ve dünyanda öyle bir 'ben' haritası yarat ki nerende olduğunu apaçık göreyim. Ama bunu koşarken yapman gerekiyor çünkü geç kalamayız, yeni yıla girebilmek için bir kaç milyar yaratık bizi bekliyor. Yeni yıl ne mi? Boşver, koş sadece ve bir tebeşir kap. Bak bütün uzay bir karatahta önünde, özgürce çiz dünyanı. Ve en güzel yanı da ne biliyor musun; çizdiğin dünya insanların bulutsuz gecelerde keyifle izlediği mehtap olacak. Her türlü içkiye meze olacak ama asla tüketilemeyecek bir eser yaratacaksın. İşte sana fırsat, ne çizeceksen çiz.

Hey, hey, hey... Şu takımyıldıza dikkat et! Çarpışacaksınız neredeyse. Evet, o takımyıldızı silebilirsin, yeni fezayı sen çiziyorsun ve eskisini silebilirsin. İnsanlar eskisini hatırlamayacaklar, hep yenisi varmış gibi gelecek onlara. Kimse küçük oyunumuza uyanmayacak. Hayır... Aslında kafası güzel olan takımyıldız değil, sensin. Zaten çarpmak üzere olan da sendin. Ama yine de evet, onu tamamen silebilirsin.

Tamam, gerçekten güzel bir yıldız oldu. Ama çizdiğin her şeyi bana göstermek için kıyafetlerimi çekiştirirsen geç kalıcaz ve insanlar yeni yılı ıskalayacak. Yeni yıl neden mi bu kadar önemli? Yeni yıl... Bilmiyorum... Onlar sadece önemsiyorlar. Aslında doğru söylüyorsun, biz başlangıç çizgisine doğru zamanda ulaşamasak bile onlar yeni yılı kutlayacaklar ve farkı anlamayacaklar. Yine de yetişmemiz gerektiğine dair güçlü bir şeyler var içimde ve içimdeki şeye inanmamız gerektiğini düşünüyorum. Tamam, tamam komplike cümleler kurmamaya özen gösteririm. Biliyorum kafan çok dumanlı ve algın düşük. Tamam, bağlaç kullanmak yok. Tek seferde az kelimeli tek cümle. Tıpkı sabaha kadar rakı içtikten sonra gittiğimiz çorbacıda az işkembe içmek gibi. Parasızlıktan değil, belki çorbacı acır da tam çorbayı bedava verir diye. Farkında mısın, bu umudumuz hiç gerçekleşmedi.

Evet o çorbacıyı bu noktadan görmemiz çok güç ama eminim o bizi görüyordur. Ya da en azından senin çizdiğin yeni gökyüzünü. Hey bu da ne? Dümdüz bir çizgi halinde yıldız mı? Farkında mısın bu şey birkaç ışık yılı uzunluğunda.

Tamam hemen ağlamaya başlama. Bir dahaki geçişimizde düzeltiriz, buna hakkımız var. Aslında artık her şeye hakkımız var. Aniden çılgın bir yağmur başlatıp bütün marijunna tarlalarını itlaf edebiliriz mesela. Ya da bir yıldırım ile özgürlük anıtını parçalayabiliriz. Dikkat ettiysen artık özel isimleri yazarken büyük harfle başlama zorunluluğumuz bile yok. Kendi dilimizi konuşabiliriz. Anlaşılma derdimiz de yok çünkü duyan yok.

Ah bence bu kötü bir fikir, yani neden çıplak koşmak isteyelim ki? Bu fikri sen de çok beğenmezsin aslında, ayık olsaydın tabi. Aşağı doğru kusmak güzel bir fikir olabilir. Muhtemelen yeni nesil bir asit yağmuru sanarlar. Bu fikri çok tuttum. Bunu yapalım bir gün. Sonsuza dek vaktimiz var.

Yine ne oldu? Beni çekiştirip durdurmamanı söylemiştim sana. Evet, o gezegen senin olabilir. Hadi cebine sok da koşmaya devam edelim.

Hayır hayır o yıldıza dokunma! Sakın! Yanlış anladın, yıldızı senden kıskanmıyorum. Yıldıza özel bir bağım da yok. Sadece yıldızlar ateşten yapılır ve elini yakar. Evet tebeşirle çiziyosun ama çizimin bittikten ve sen onun adını aklından yıldız olarak geçirdikten sonra, sen arkanı döner dönmez o alev alır. Bu yüzden parlaklar zaten, bir dahaki turumuzda çizdiğin yıldızların yandığını görebilirsin.

Hey çok yaklaştık bak. Başlangıç ve bitiş noktası. İkisi de aynı yer, beklediğimiz kadar görkemli olmasa da yine de güzel değil mi? Haklısın, diğer heryerle aynı aslında. Evet, bence de burayı tüylü, sümsük ve renkli şeylerle süsleyebiliriz.

İşte oldu, neredeyse vardık. Hadi son adımlar artık, koş. Bu soruna hayır demek zorundayım, senden gizleyemem. Geçtikten sonra dinlenemeyiz, bir sonraki yılbaşına yetişebilmek için yine koşmamız gerekiyor. Aslında evet, koşmaya devam ederken başlangıç ve bitiş geçidini süslemek biraz zor. Ama hey, her geçişimizde yeni bir süs ilave edersek bir kaç yüz yıla kadar süslemesini bitirmiş oluruz.

Aman tanrım ne yaptın sen böyle? Arkamıza bir bak, bütün gökyüzünü yıldızdan ibaret yapmışsın. Her yer alev alev. Bu kadar sıcaklıkta yaşamamız mümkün mü sence? Artık düzeltme imkanımız da yok her adımda o alev kütlesine doğru koşuyoruz. Daha fazla çizme, yeter! Bak, elime bak! Erimeye başladı. Sen de eriyorsun, baksana suratının haline. Az önce başparmağımın bir kısmı sonsuzluğa doğru damladı. Maksadın ne senin? Kocaman zekanı azıcık ot mu gölgeledi?

Sen... sen gerçekten olağanüstüsün. Az önce bağırdığım için afedersin. Yani bunca yıl boyunca insanüstü olmaya çalıştık ve olduk. En büyük ideamız zamanı bitirmekti. Sen her yeri yakmasaydın ben koşmaya devam edecektim asırlarca, durmayacaktım. Zaman da durmayacaktı.

Sen, gerçek bir dahisin. Ben senin yanında olmama rağmen her şeyi ıskalarken sen tanrıyı bile mat ederek zamanı yönetme yetkisini kazandın. Ve onu bana verdin. Peki neden tek başına gelmedin?

Benden ayrılmak külfet mi? Bunu sen mi söylüyorsun? Oysa ben seni duygusuz diye tanımladım hep. Sen... Artık... Yani benimle kalsan... Neyse, zaman durduğuna göre, yeni hedefimiz ne? Şimdi neyin kumarını oynayacağız? Peki annem, annem de zamanla beraber dondu mu? Bilmiyorum da ne demek! İlk defa bir sorunun cevabını bilmediğini söylüyorsun ve bu en olmaması gereken yerde. Keşke beni sevip sevmediğini sorduğumda bilmiyorum deseydin, bu daha iyiydi.

Annem. Peki ya diğerleri? Herkesi kurtarmak isterken herkesi canlı heykele mi dönüştürdük şimdi biz? Aşağı dönmeliyiz, ve duruma bakmalıyız.

Tabi ya "belki de tanrı yine kazandı ve ben onu mat ettiğimi sanarken aslında devasa bir tuzağa düştüm" diyerek, eriyen bir kıçla, gökyüzüne bağdaş kurmak şu an yapılması gereken şey. Hadi beyin olan sensin ben sadece serseriyim. Düşün!

Bak ayaklarım eriyor. Ben, tenim... Kırmızıya dönüyorum. Kırmızıyı da sevmezsin hem, yeni adetin kırmızı sevmemek. En azından bunun için kurtar bizi şu durumdan.

10 Aralık 2011

Oda Sıcaklığında Kar Yağışı

Nerede kalmıştık?

Ah şarapta. Her yudumda ağızda bir buruşukluk yaratarak usul usul içdünyama doğru akan şarabın karşıkonulmaz lezzetine kendimi kaptırıp, bardağı bir kenara bırakarak şişeden şarap içmekten bahsediyordum en son.

Bir de hani seni her yerde arıyorlardı, didik didik ediyorlardı dünyayı insanlar ve melekler ama bulamıyorlardı. En sonunda bende bir yerlerde gizli olduğunu farkediyorlardı. Gelip seni alıyorlardı ve beni seni içimde saklamak suçumun sabit görülmesi sebebi ile huzursuzluğa mahkum ediyorlardı. Bu hikayeyi anımsıyorum, peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Şarabın verdiği ısınma hissi ile battaniyeyi ve üzerimde kat kat geçirili duran kıyafetleri hızlıca sırtımdan atışıma rağmen üşüme hissinden uzaklığımdan ve şişeyi elime alarak pencerede dikilip insanların muazzam kar manzarasını deforme ederek, bembeyaz karı kirli bir çamura dönüştürmesinden bahsediyordum en son.

Bir de hani seninle kurduğumuz seyahat planlarının adı bilinmeyen düşman güçlerce ele geçirilmesinin hemen ardından düşman kuvvetler yaptıkları operasyon ile planlarımızı çizdiğimiz parşömenlere el koyuyorlardı ve bununla da kalmayıp seni benden alıyorlardı. Üstelik burada da durmayıp beni senden almayı da başarıyorlardı ve birbirimizi birbirimize bir tatlı tebessümden ibaret mazi olarak idrak ettiriyorlardı. Bizse bu durumun zor kullanarak yapıldığını farkedemeyecek kadar ahmaktık ve aldanıyorduk düşman güçlerin yalanlarına. Bu hikaye halen hafızamda, peki ya senin?

Nerede kalmıştık? Pencereden dışarı bakarken gördüğüm kar ve insan ilişkilerinin ahlaksızlığından çatıdaki kara sığınma kararı alışımın üzerinden geçen 7 yılın ardından, üzerine ulaşamadığım bir damın altında kalıp yine aynı üsturupsuz manzara ile karşı karşıya olmanın keyifsizliğine aldırış etmeden pencereyi açıp buz gibi havayı ciğerlerime derinlemesine çektikten sonra bir sigara yakıp atmosfere devasa dumanlar üfleyerek mutlu mutlu sırıtışımdan bahsediyordum en son.

Bir de karşılıklı aptallık yarışımızda senin bir kaç adım öne geçerek söylenmesi gerekenlere ve söylenmek istenenlere çok uzak kalmana rağmen hala içsel benliklerimizde saklı bazı 'yaşayanların' yokedilememesi üzerine içerisine göz göre göre düştüğümüz hastalıklı durumla başediyormuş gibi görünmeye dayalı bir metni sahnede canlandırdığımız anı yaşama zorunluluğunun üzerimizde bıraktığı ağdalı, yapışkan, ruhsal solunum sorunu. Bu hikayeyi görüyorum, işte şu şarap şişesinin hemen ardındaki bulanıklıkta duruyor. Peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Yaktığım sigaranın dumanı ile atmosfere karışır gibi yaparak, çatıya ulaşma ve orda henüz hiçkimsenin basmadığı ve kirletemediği kar birikintisi üzerine uzanıp, gözlerimi sımsıkı kapatıp, ağzımı kocaman açarak doğa tarafından dilime sunulacak taze kar lezzetinin hayalinden bahsediyordum en son.

Bir de o çatıda karşılıklı bağdaş kurmak ya da yan yana yatıp kocaman açılmış ağızlar ve dışarı sarkmış dillerle pusuya yatarak kar tanesi avlama ihtimalimizin kolaylıkla bertaraf edilmesinden yakınıyordum. Üstelik o ihtimal güç bela atlatılmış değildi, her şey tereyağından kıl çekercesine hızlı ve çabuk olmuştu ve tek göz üzerine işlediğim 'biz' motiflerini yarıda bırakıp yola devam ediyordum çünkü yapılacak tek seçenek buydu. Tek seçenek bu kalmıştı çünkü ben geriye bakarak yürüyemeyen ya da geride kalanı beklemeyi adet edinmemiş biriydim ve bu geleneğime dayanarak kurulmuş planlar seni şehrin bir köşesine beni ise yeniden kendi rotama savuruyordu ve yollarımızın yanyana kesişme olasılığını bile ortadan kaldırıyordu. Ben sanki bu hikayeyi de hatırlıyorum, peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Çatıda gezinip topluluğun kar anlayışının çok ötesinde, saf bir kar eğlencesine dalmanın hayalinden sıyrılıp, tüm evi karartarak iki mum ışığında, bitmek üzere olan şarap şişesiyle kurduğum ve '-izm' ile biten kelimelerimle bile açıklayamadığım bağın her şeyin ötesine geçerek bana salt bir yalnızlık sunuşundan bahsediyordum en son.

Bir de retro geleneğe ithafen üretilmiş ayakkabılar ayaklarını muhteşem bir şekilde kavramasıyla ayaklarının harikuladeliğini iyiden iyiye artırarak efsanevileştiriyordu ve bastığın her sıradan zeminin heyecandan titreyişini hissettiğim zamana denk gelen yanyana soluksuz yürüyüşümüzün hemen bitiminde ayrılan ellerimizin bir daha birleşmemek üzere ayrıldıklarından bihaber olarak veda etmemişliklerinden ötürü duydukları hüzüne kulak bile veremiyorduk. Ben ellerimin anlattığı bu hikayeyi duyumsuyorum hayal meyal, peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Bende mi?

Bir de... bir de... senden bahsediyordum sanırım.

Hafızam pek iyi sayılmaz, malumun.

28 Kasım 2011

Sarhoş ve Düş

- Ne iş yapıyorsun?
⁺ Düşperestim ben.
- Nasıl yani?
+ Düşler üretirim mütemadiyen.
- E, yani, ne kazanıyorsun?
+ Para falan kazanmam, aksine insan kaybederim.
- Anlamıyorum.
+ Mesela Karagöz-Hacivat gibi düşün. Bir kalabalık toplanır ve perdeye odaklanır. Perdenin gerisinde ben dururum. Birden perdeyi aydınlatan bir ışık yanar ve insanların tek odak noktası olurum. Düş perdesinde düşler kurarım. İnsanlar eğlenir, türlü düşlere dalar. Oyunun bir aşamasında çaktırmadan kafamı perdenin üzerine uzatıp bakarım ve karşıda karanlıkta oturanlar arasından bir yüz seçerim; en parlak olan yüzü. O kişi hakkında düşler kurmaya başlarım. Öyle bir düşlerim ki onun karakterini, onu metaforlarımdan biri gibi algılarım. Tüm gerçeklere gözümü kapatıp, hayalimde inşa ettiğim insan olduğuna inanırım. Öyle çok inanırım ki o kişi bütün yalanlardan, ahlaksızlıklardan, oyunbazlıklardan arınmış bir ögeye dönüşür düş düzlemimde. Ben de onu gerçek hayatta da öyleymiş gibi sanarım, içtenlikle inanırım. Sonra perdeye vuran ışık söner ben karanlığa gömülürüm, insanlar sanar ki gösteri bitti ve ben gittim. Ama artık onların oturduğu yerde ışıklar yanmaktadır, onlar benim düşümü izlerken ben onların gerçekliğini izlerim artık. En çok da o düşlediğim değerli varlığı izlerim ve bütün anlamlarının benim kurmacam olduğunu, bütün değerlerinin katma değer olduğunu ürkütücü bir çıplaklıkla görürüm. Sonra ona olan bağlılığımı, sevgimi bir anda yerle bir eder onun aydınlıktayken, güpegündüz ortadayken attığı adımlar. Kahrolurum tabi, bir düşümün daha yıkılışına katlanmak büyük dert. O artık beni göremez tabi, karanlıktayım. Ve hafif hafif duyumsadığı çığlıklarımdan ötürü sanar ki benim yıkılışım ona olan sevgimden. Oysa ben düşlerime dokunamayışıma, ihtiyacımın aralığına ulaşamayışıma ağlarım. Ve böylece bir insan kaybederim.
+ İyi de arkadaş, sen zaten o kişiye oyunla yaklaşıyorsun. Nasıl böyle eleştirme hakkın var?
- Dedim ya ben bir düşperestim. Benim en can alıcı gerçekliğim düşlerim. Ben düşlediğim hayatı düpedüz yaşarım, çünkü gerçeğe aykırıyım. Bir kere rengarenk kıyafetler içinde, perdenin gerisinden yansıyorum hayata. Benim hayatımın ta kendisinin düş olması olağan değil mi?
+ Aslında oyun gibi görünsen de gerçekliğinle dikiliyorsun yani... Peki neden perdenin diğer tarafına geçmiyorsun? Neden onların arasına katılıp onlar kadar oyuncu olmuyorsun da gerçekliğini apaçık gösteriyorsun?
- O sayfayı yıllar önce kapadım ben. O hapishaneden çıktım. Şimdi sana bunu uzun uzun anlatmamı isteme çünkü anlamazsın. Hem zaten sarhoşsun da. Baksana, bir bar sandalyesinde zilzurnasın, uğraştıracak sorular sorma.
+ İyi de tüm bunları bana niye anlattın ki? Neden açık ediyorsun sırrını?
- Çünkü bana mesleğimi sordun ve ben yalan söylemem. Düş gücümde yalana yer yok. Sır konusuna gelince, bu bir sır değil ki; dikkatli bakan çözer zaten. Benim sırlarımı ifşa edenler, kaybettiklerimdir.
+ Bir de sırlarını mı veriyorsun yani? Gerçekten çıldırmış olmalısın sen. Ya rezil rüsva olursan ortalıkta, kimsesiz kalırsan?
- Kime rezil rüsva olacakmışım, perdedeki ışıklar yanınca hayran hayran izleyip alkış tutanlara mı? Kimleyim ki kimsesiz kalayım? Benim hayatım düş perdesi zaten. Bir mum yanar görünürüm, biri muma üfler gitti sanılırım. Perdenin ardına bakan olmaz ki!
+ Ya bakarlarsa?
- E ben de o düşün tam ortasına kafasını uzatıp bakacak ve onunla bütünleşecek insanları arıyorum zaten. Onlar artık düşün kalıcı parçası olurlar ve zaten hiçbir yere gitmezler. Ama emin ol yüzlerce gösteriden ancak bir kişi gelip de bakar o perdenin ardındaki varlığıma ve onların da pek azı uzanıp dokunur.
+ Pek çok insanla tanıştın desene.
- Ohooo.
+ İyi de bana diyorsun sarhoşsun diye, senin ne işin var barda?
- Düşlerimi dinlendiriyorum.
+ Karagöz müsün Hacivat mı?
- İkisi de değilim. Ne hayali, ne tef, ne de perde... Düşün ta kendisiyim ben.
+ Düşler ülkesine göçsene, orada herkes mükemmel olmalı, mutlu olursun.
- Peki o zaman düşler ülkesinin tüm sakinleri öldüğünde siz insanlar ne yapacaksınız? Biz düşler, her birimiz yeryüzüne dağılıp aramıza kazandırılabilecek insanlar arar dururuz. Hemen her adımımızda siz insanlar tarafından kırıldığımız için "düş kırıklığı" hissi varoldu zaten, yoksa kırılmazdı düşleriniz.
+ Adamım, bence sen benden bir hayli fazla içmişsin. Ama düş gücünü sevdim. Belki de ben çok içtim ve gerçekten bir düşle konuşuyorum şu an; tüm insanlar da tuhaf tuhaf bana bakıyordur bu durumda.
- Seni kendi haline bırakayım o zaman.
+ Son bir yudum, düşlere ve düşleşemeyen sarhoşlara!



27 Kasım 2011

İthafiyet (Çerçevelerin Dışı'na ve Geçmiş'e)

Aslında ben fikir falan değiştirmedim. Sadece kendimi garip hissediyorum; hani bir su damlasının gökçekimine ihanet edip yerçekimine kapılarak yere doğru süratle düşüşe geçmesi ve bu düşüş esnasında yol arkadaşlarına yanlışlıkla dahi çarpmamaya çalışırken yorgun düşmesi ve sonunda kadife dokulu ve çekici duran toprağa damladığında ufacık parçalara ayrılması ve hatta bu kadarıyla da yetinmeyip toprağın suyu diplerine doğru çekip hapsetmesi gibi.

Biraz vitamin ve amfetamin desteği ile hayata tutunabilirim aslında. Zaten ne zaman burnum kanasa en son ne zaman damarlarıma yabancı madde soktuğumu hatırlamaya çalışırım. Benim beyin kanaması geçirme olasılığım yüksek ve her sebepsiz burun kanaması, beynin kanama isteğinin vücut tarafından bertaraf edilmesidir. Böyle bir risk altında yaşarken vücuduma adı vitamin dahi olsa yabancı madde almam bir nevi davetiye. Belki birilerine anlatsam "bir doktora git" der ama ben doktorlara inanmam çünkü benim hayatım psikolojik narkoz altında yetiştirilmiş, farmakoloji tutkunu bir avuç beyaz önlüklüye bağlı yürüyemez. Kaldı ki benim hayat alanıma giren ögeler patolojik olarak incelenebilecek denek statüsünün oldukça dışında. Bu yüzden buyursun gelsin kanamalar beynime, burnum yeter bana yaşamak istediğimde.

'Aslolan bir insanın dilediği gibi yaşayabilmesidir' iddiasında değilim çünkü pek çok insan istediğini yaşama özgürlüğünü hakedecek mertebede değil ve ben olası kaosların karşısında, tekil bir kaos ortamının en can alıcı izahatıyım. Kendi dünyamdaki kaoslardan edindiğim izlenimle mevcut dünya şartlarını birleştirdiğim geceler uyuyamam; uyuyamam çünkü bu çetrefilli ve 'üst realist kaos' dünyaya yayılırsa kontrol mekanizmaları çaresiz kalır ve her yerde bir atom bombası patlamaya başlar. Nükleer fisyonlara boğulmuşken yeryüzü, benim gibi üstdeğer kilometre taşlarının varlığını sürdürmesi imkansızlaşır. Bu yüzden fikirlerimden ve hayatla aramızda kurduğumuz ütopik maskeli bakışmalarımızdan uzak tutulmalı dünya sakinleri. Bırakalım onlar sakince yaşayarak pisliklerini üretmeye ve yaymaya devam etsinler.

Aslolan bir insanın dilediği gibi yaşaması değilken benim dilediğim gibi yaşama özgürlüğümü getiren şeyi sorgulamıştı eski bir arkadaşım, adı Tate idi. Dilediğim gibi yaşadığım halde hiçbir totaliter insan birikintisi ile karşı karşıya gelmeden hemen her fraksiyon ile 'iyi diyalog' üretebilmeme şaşırarak sormuştu "neden sen?" diye. İşte burda aslolanın gerçekleşmesi için gerekli en önemli yapı taşı ile tanıştırmıştım onu. Bir insanın aslolan gibi yaşaması, yani dilediğince özgür kalabilmesi için öncelikle istediği şeylerin istenebilecek düzeylerini belirlemesi gerekir. İstemenin sınırları yoktur diye çerçevesiz bir düstur ancak ıssız bir adada yanına alınacak üç şeyden birisi olabilir ve zira yeryüzünün tek ıssız adası benim. Bu yüzden bana katılmak dışında bir yol yok özgürlüğün çerçevesini kaldırmak için. Çerçeveler kalktığında ise karşılaşılacak ilk şey dünyanın imparatoru olmadığımızdır. Diğer insan siluetleri, kaldırımları dolduran bilinçsiz alışveriş kortejleri gibi pek çok unsur ile ya karşıkarşıya kalırsınız ya da onların 'bireysel özgürlük' sandığı şeyleri onlar adına korumaya devam edersiniz.

Tate tam olarak bunun sebebini sormuştu aslında; "Neden sen bu denli özgürken ve diğerlerine kuşaklar boyu farkatmışken diğerlerini ezip geçmiyorsun da onlara saygı duyuyorsun? Basit gördüğün onca hayata ve eyleme karşı saygılı bir tutum takınıp bu özgürlüklerini koruyorsun?" Tate... ah kumral, kısa boylu, geniş omuzlu, çirkin ayaklı, güzel kadın. Bilmiyordun o zamanlar zira kuşaklar boyu gerimden geliyordun türdeşlerinin önünde olsan da. Kurdelayı göğüsleyecek ikinci kişiydin hemen ardımdan. Şimdi biliyorsun Tate, biliyorsun ki bu noktaya geldiğinde diğerlerinin basit tutkuları senin özgürlük sınırsızlığını gölgeleyebilecek güçte olmuyor ama senin sınırsızlık gücün onları ezip geçebilecek tehlikeli bir patlayıcıya dönüşüyor ve sen bunu belli ettiğinde hemen polise haber vererek bomba imha uzmanlarını etrafına topluyorlar ve kendini bir deli gömleği içinde bir odaya kilitlenirken buluyorsun. Üstelik bu bir kostüm partisi de olmuyor. Kendi sınırsızlığına ufacık bir gölge dahi düşüremeyen bu sınırlı özgürlüklerle açıkça alay etmemek aslında onlara saygı duymaktan çok; kendi olgun, tıynetli, egzistansiyalist tinselliğini sürdürebilmek gayesinin dışavurumudur.

Tam olarak burada sorgulamak gerekir aslında egzistansiyalizm ile individualizm arasındaki mutlak ilişkiyi. İşte bu kaçınılmaz ve bütünleşik ilişkiyi sen kendiliğinden keşfetmiştin ve dünyamın kalıcı, vazgeçilmez değerleri arasında totemsel bir yer edinmiştin. Ah Tate, kim bilir ne yapıyorsun şu an! Bir sabah güneş henüz doğarken heyecanla odama girerek demiştin ki "individualizm denilen şeyde asıl kastedilen, sözlüklerdeki tanımlarda yeralmıyor farkında mısın? aslolan birey değil benlik, kendi benliğin, kendi varoluşun. bu yüzden varoluş ve birey arasında birbirine lehimlenmiş bir ilişki var ve bu hiç de sikimsonik değil, hatta senin sıradanlıktan şu an yürüdüğün yola saptığın sapak bu olsa gerek"

Evet Tate, bulamazsın sözlüklerde gerçekleri. Kitaplar, metinler sende bir ufuk açmak içindir ama açtıkları ufuklar seni apayrı yerlere götürecek cesarette olmadı hiçbir zaman, tipik ve alışılmış yol üzerinde farklı bir güzergah gösterirler ve sen o virajı alırken cesaretle ve süratle bariyerlere çarpıp sıradanlıktan çıkmaya cesaret edemez, uçurumdan atlamazsan hep sözlüklerdeki gerçekdışı tanımlarla yaşarsın ve bir ömür Van Gogh'u "kulağını deli olduğu için kesti" sanarsın. Aslında Van Gogh'un kulağını keserek ifade ettiği şey, benim "insanları sevmiyorum" derken ifade ettiğim şey, Cobain'in intihar süsü vererek kayıplara karışırken ifade ettiği şey, Nietzsche'nin öğrencilerine ders anlatmak yerine kitap okumayı tercih ederek ifade ettiği şey hep aynı... Uçurumdan atlamalı ve kendi yolunu bulmalısın, kortejden ayrılmalı ve kurda yem olmayacak kadar güçlü olduğunu görmelisin, hayatla ölümüne dalga geçmelisin, okuduğunu anlamakla uğraşmak yerine okuduğunu doğru biçimlendirebilmelisin. Hiç kimsenin bir başkasından öğreneceği bir şey yoktur, herkes her şeyi kendisi öğrenebilir. Kulaklarını kapa ve onların yalanlarını duyma, sesini çıkarma ve kafalarını bulandırma. Bırak senin uçurumdan atlamanı sıradışılık, orjinallik sansınlar. İnsan kavramının özbenliğine ulaştığını bilemezler, asla da bilmeyecekler. Bu yüzden, sen onlara çok uzakta bir yerde muhteşem ve paraşütsüz bir deneyim yaşayarak özgünleşip kendi biçimini kendi ellerinle illüstrasyonlaştırırken bırak onlar tepedeki yolların üzerindeki sabit yollarda sürat yaparak heyecan aramaya devam etsinler. Bu geldiğin noktada onların sürat yapma, farklı güzergaha saparak aynı yola çıkma gibi özgürlükleri senin limitsizliğine dokunamaz ama sen düşeceğin yeri onların yolunun ortası olarak belirler ve yapay yollarını hasara uğratmak istersen kendini tek kişilik bir kostüm partisinin ortasında, beyaz duvarlı bir odaya kilitlenmiş bulursun. Kubrick bu yüzden öldü, Monroe bu yüzden öldü. Onlar bilmez, bırak bilmesinler ve adı örnek olarak geçirilebilecek binlerce insanı "kült" olarak kabul edip sanal hayranlıklar beslesinler. Onlar, 'kültler' arasına girecek cesarete ve zekaya sahip değil. Kaldı ki onlar kült olarak anılmanın önkoşulunu şöhret kazanmak sanarlar. Tate ismi ya da benim yanıbaşlarımdaki varlığım onlarda hayranlık uyandırmıyor; oysa biz onların yanıbaşında rol alan Kubrickleriz, Monroe'larız, Keruoac'larız.

O sabah odama apansız, çıplak ayaklı, yırtık pijamalı baskınınla tiradını haykırmıştın gülümseyerek ve yanıma uzanıp "Sana iyi ki varsın diyordum ya, yanılıyormuşum; aslolan benmişim ve iyi ki varmışım" demiştin. "Hatta bana 'iyi ki varsın' deyişinin sebebi de buymuş zaten, ben seni sıradan bir aşık sanmıştım" diye eklemiş ve gözlerini kapayıp uyumuştun. Çünkü o gece yorgun düşmüştün, parmak aralarında izmarit ve marijuanna kokusu, ağzında gizliden bir şarap tadı, frapan doğallığın ve karşıkonulmaz güzelliğin ile gözlerini yanımda kapamış ve alnını alnıma yaslamıştın. Benimse bütün uykum kaçmıştı, kalbimde duyduğum heyecan dolu ritmik artış damalarlarımı kendi vücudumun üretimi olan yabancı bir madde ile doldurmuştu. Mutluydum, huzurluydum ama yanında uyuyamazdım çünkü ben birisinin yanında uyuyabilecek kadar benimseyemezdim kimseyi. İşte hayatımda en çok kahrettiğim şey, sen uyuduktan hemen sonra dudaklarına hafif bir öpücük kondurup yataktan çıkmamdır. Yanında uyuyamayışım benim hayatımın en pişmanlık dolu anıdır. Yataktan çıkıp karşında bağdaş kurmuş, bir kağıt ve kalem almıştım. Saçlarını, yüzünü, yorganın üzerinde kalan sağ elini ve yorganın altından fırlamış çıplak ayaklarını izlemiş ve sana uzun uzun mektup yazmıştım. Bol bol sigara içmiştim. Üstelik ayaklarını bile öpmemiştim; ben hala kimsenin ayaklarını öpmedim. Kimse o kadar benimsememe izin vermedi.

"Ayaklar tipik paylaşımların çok ötesindedir" demiştim sana. "Bir insanın elini tutmak ile ayağına dokunmak çok farklı, arada uçurum var. Elini tutarak onu sevebilirsin ama ayakları ile kurduğun iletişimle onu yüceltirsin, benimsersin ve ruhunun en dibine yerleştirirsin." Gözlerime uzun uzun bakmıştın gülümseyerek, "ayaklarımı sevmeni de seviyorum ama yanımda uyumuyorsun ya, her an gideceksin diye korkuyorum" demiştin. Aynı anda çok haklı ve ölümüne haksızdın, bilmiyordun. Anlatmadım da. Ben haksız olunan noktaları anlatmam zaten Tate, kendileri bulsunlar isterim. Bir insan kendi haksızlıklarını kendisi tespit edemiyorsa -onu hayatımda tutmak adına da olsa- bunları ona zorla farkettirmeye çabalamak kendimi kandırmaya yönelik bir bubi tuzağı kurmak gibi. Ben kendi haksızlıklarımı ispatlayabiliyorsam ve pişman olup kendimi düzeltebiliyorsam, yanımda kalacak insanlar da bunu yapabilecek kadar 'sıradışı' olabilmeli. Aksi durumda bir tahteravallinin iki ucuna oturmuş bir sumo güreşçisi ile bir jokeyin trajikomik fotoğrafı çıkar ortaya. Zayıf olan göklere çıkar diğerinin sayesinde ve bu karede diğeri kalan ben, bir yol arkadaşı ararken bir oyunun kalıcı olmayacak bir parçası olup çıkarım.

Elbet sana karşı da hatalarım oldu benim güzel kumral. Üstelik senin de bana karşı işlediğin suçlar oldu. Seninle yakaladığımız şey, hatalarımızı birbirimizden duymaya gerek olmaksızın farkedip koşa koşa masaya dökmek ve gerçekten pişman olmaktı. Bu yüzden unutulmaz oldun, yine de en çok sevilen değilsin. Belki en çok sevilmeyi hakeden sendin ama her zaman hakettiğini alamayacağını en iyi bilen de sensin. Zaten senden başkasını daha çok sevip seni bir kaç basamak geriye kaydırmak bir hata değil, bu yüzden özür dilemem gerektiğini düşünmüyorum.

Yine de şu an burda olmalısın Tate. Yüzüme garip bir gülümseme ile bakmalı "ne tuhafsın ya" demelisin. Hayır, hayır Tate. Hala yanımda uyuyamazsın, ben hala o kadar benimsemekten yana değilim birilerini. Hem bu bir itiraf değil Tate, bu bir anma metni çünkü bugün günlerden pazar, kasım ayının 27'si. Evet ne senin için ne benim için ne de ikimiz için hiç bir özelliği olmayan, tamamen sıradan bir gün. Doğum günü değil, yıldönümü değil, tanıştığımız gün değil... hiçbir şey değil. İşte bunun şerefine anıyorum seni.

Birbirimizi zorla uçurumdan attıktan sonra gelişen olayların birbiri ile çelişmeksizin ayrı yollara sapmaları sonucu yolaldığımız noktaları göremez olduk ama biliyorum hedeflerimiz aynı. İşte sırf bu yüzden çekiniyorum senden.

Sanki bedenini hiçselleştirecek kadar mükemmel oldun ve ruhtan ibaretsin. Beni takip etmek ve senin kadar mükemmelleştirmek adına arasıra karşıma çıkıyorsun farklı bedenlere girerek. Her seferinde aynı ruha aşık oluyorum ruhu taşıyan bedeni umursamayarak ve her seferinde yeni hayalkırıklıkları ile varoluşumun özüne daha çok yaklaşıyorum sanki. Sanki biraz da dalga geçiyorsun benimle ve "hani" diyorsun "hani vazgeçilmezdim". Vazgeçilmezsin Tate, öyle önemli bir vazgeçilmez ki, senin dünyamda edindiğin yer öyle kapalı ki herkese, sen dahi çıkıp gelsen açamazsın kilidi ve giremezsin o bölgeye. Bilirsin, ben her zaman söylediklerimin ardında dururum.

Şimdi yıllar sonra yeniden hoşçakal diyorum sana. Sana kattıklarımı anlatmadım kimseye, hep senin bana katkılarından bahsedip durdum. Zaten bu böyle, bilirsin kendimi anlatmam ben. Keşfetsinler isterim, dosdoğru keşfedenlere verdiğim değerin sınırsızlığına yaptığın övgülerin yankıları hala bütün arzı dolaşıp tüm evrenin canlılarını bana hayran bıraktırıyor.

İşte bu yüzden her attığım adımda milyarlarca çift göz diziliyor etrafıma, yerden göğe takip edilmemin sebebi bu. Uçurumdan atlaşmışlığımla ilgilenmiyorlar Tate, canlıları bilirsin onlar farklılık ararlar ama farklılığı üstlerine giyecek kadar cüretkar olamazlar. Yanlarından geçip gidenleri izlerler yalnızca, nadiren yaklaşıp onu yaşamaya çalışırlar sonra da koca bir Kubrick'i sefil sanıp kendi üsturupsuz ve sınırlı haritalarına dönerler.

Hadi artık, bitirelim sözleri ve yaşamaya devam edelim çünkü daha atılacak adımlar var sahibini bekleyen. Hadi gidip her sıradışı ve başıboş adımı sahiplenip, varoluşu sarhoşluğundan ve yalnızlığından kurtaralım. Patolojiden geçerek bize yönelen bakışlardan, septik dokunuşlardan, statik ve henüz kendi kelime anlamını dahi kavrayamamış sevgilerden kaçalım ve bireyciliğimizde yükselerek kitleler edinelim. Edindiğimiz kitleleri dikkatli seçip şöhrete talip olmadan, bilinmeden, duyulmadan yaşayıp geçelim ve geride bizi örnek almalarını sağlayacak hiç bir kanıt bırakmayalım. Sapmasız yol haritaları çizip komutlarla sınırlandırılmış ve çerçevelere hapsolmuş fotoğraf karelerinde yaşanması istenen hayata, hayatın özü ile cevap verelim.

Bak yeni bir uçurum var ileride, haydi atlayalım!

22 Kasım 2011

Hayatınızı Güncelliyorum (loading %37)

Selam bücürler.

Bugün gene birsürü bişi bişi bişi oldu. Yok anlatmicam, fazlasıyla sıkıldım günlük hayattan. Tekrar bir abide-i hayat olarak dikilme hazırlığındayım.

Aslında yine bir playlist hazırlamak istedim ama üşendim açıkçası. Kafanıza göre dinleyin, yol şarkıları tavsiyemdir. Eğlenceli triplere girin.

Az önce yeryüzünün gelmiş geçmiş en sıkıcı doğumgünü ilan ettiğim bi "partimsi"deydim; hiç bi bok yoktu. Ben ülkenin bu kıyılarından çok sıkıldım millet. Aklı başında olan gelmesin buralara ki hiçbiri gelmemiş zaten. Ben bile burdayım ona göre. Buranın neresi olduğunu tabiki söylemicem, arayın durun. Zira blog tavan yapmış durumda, günlük hit sayım 200'leri görmeye başlamış. Bişi yazdığım da yok, ne meraklıymışsınız iki hakaret yiyip boş melankoli lafları dinlemeye!

İlk paragrafın sonundan devam ediyorum, sıkı durun. Benim hayatımın ritüeli yine tekerrür etti. 3-4 yılda bir olur. Bu 3-4 yıllık süre zarfında ben kocaman işler yapar, hayran kitleleri edinirim ve kimsenin yüzüne bakmam. Sonra 1-2 aylık bir periyod gelir, "dışarıda neler oluyor acaba" merakı ile kafamı kendi muhteşem hayatımdan çıkarıp, aşağı doğru bakarım (sizi görmek için kafamı kaldıracağımı sanmadınız demi?). Bu esnada illaki bir şahıs karşıma dikilir ve "ben seni çok seviyorum" der. "Ben deee" diye dilimi çıkara çıkara "löğğbö" havasında atlarım. Sonra derim ki "beni kekleme sen gidicisin, çünkü hep böyle olur" bu temel metnin altındaki yan metinde aslında derim ki; "ben bu hikayeyi daha önce gördüm koç, durup dururken gelip aklımı çeleceksin gönlüme gireceksin sonra uzayacaksın, şimdiden siktir git". Ama anlamazlar tabi ve derler ki "beni daha öncekilerle karşılaştırma". Haha çakallar ne sandınız, hepiniz birebir aynı cümleyi kurdunuz tabi.

Lakin ben her defasında inanırım. Çünkü her ne kadar insanlara karşı önyargı bildirsem de ben insanlara güvenmek ve inanmak isterim. İçimden geçen budur çünkü. Bir de herkes iyi olsun isterim, karakter olarak herkesin iyi olması mümkün değil onu kastetmiyorum. Herkesin keyfi yerinde olsun isterim. Ama kalkıp ağlayan biri görünce de içim burkulmaz çünkü bu yeryüzünün bir gerçeği. Bense bazı gerçekleri reddetmeye bayılırım, görmezden gelirim, yoksayarım. Genelde de kötü şeyleri reddederim. Bu yüzden slow şarkı dinlemeyi sevmem pek. Kişisel playlistlerimde çoğunlukla rastlanmaz yavaş ritimli duygusal şarkılara. Kaldı ki benim en romantik bulduğum şey karanlıkta başbaşa oturup çikolata yemektir mesela. Tamamen karanlıkta. Bir siluet olarak görüceksin karşındakini sonra çikolata kokulu nefesini duyacaksın falan.

Neyse, insanlar iyi olsunlar isterim. Hatta öyle ki onlar üzülmesin diye içimdeki kırgınlıkları dışa vurmam, huzursuzluk yaratacak fikirlerimi kendime saklarım, intikam peşine düşmem. Kendi kendime debelenerim yara aldığımda, yardım beklemem kimseden. İstemem de. Derdimi sorana da anlatmam pek, "yok bişi ya uykusuzum" falan derim. Mesela İstanbul'da yaşadığım dönemde çok iğrenç bir kaç günüm olmuştu. Cebimde beş kuruş yok, elimde 3 bavul sokakta kalmıştım. Çok aşırı yakın arkadaşlarımı dahi arayıp yardım isteyemedim, sokakta yattım. Evet evet bildiğin sokakta yattım. Yani bana niye yardım etmek zorunda olsunlar ki? Tesadüfen öğrenirlerse yaparlar zaten bişiler ama ben istemem huzursuz olmasınlar diye. O üç gece içinde arayıp hatır soran herkese "dışardayım ya taksimdeyim" dedim, doğruydu ama sanki eğleniyomuşum gibi taklit yaptım. Üzülmelerine gerek yok, ben kendi sorunlarımla başederim. Zira ettim de her seferinde. Hem zaten tekillik bana koymasın isterim hep, buna alışmak zorunda hissederim.

Nerde kalmıştık? Hah, inanmak. Karşımda dikilen bu yeni şahısa inanırım, güvenirim. "Hadi bakalım" derim. Sonra birden dünyam değişir. E çıkmışım artık sığındığım 'yüce kendim'den, dışarı açılmışım. Henüz köstebek misali bakan gözlerimle ilk gördüğüme de inanıp güvenmişim. Haydaa, şimdi başlasın bir duygusallık falan. İlk başlarda çok iyi gelir de sonrası da tekerrür tabi. Birden pat diye giderler. Bi de hep uçuk ruhlu mutsuz kadınlar bulurum nedense. Dışarıdan baksan eğlence piramidi gibi, içeri bi girince "ahanda sıçtık". Bir paranoya, bir melankoli merakı, bir şıpsevdilik. (Höst, şıpsevdilik güzel şey, ben de öyleyim ama benim yorumum biraz farklı). Zaten şurda en fazla yaşayacak olanınız 60'ında ölecek, ne gerek var melankoliye? Git adam gibi eğlenerek dolu dolu yaşa işte. Ama yok, illa hüzün gerek ya!

E dışarı açılıp şu tekerrürü yaşayınca hüzünbazlık bana da oturur üj-bej gün, iki hafta falan. Sonra hooop "alo ruken". O zaten, her seferinde, çok önceden söylemiştir bana "bu kız değil aradığın, seni de haketmiyo.", "çok yukarıdasın ona göre", "gerçekten gerizekalısın sen" gibi cümlelerin yanına öznel durumla ilgili bi özet çıkarır, bir karakter analizi. Ben inanmam, "yok yok bu farklı bak görüceksin" derim. Aradan iki hafta geçmez aha tarif ettiği karakter karşımda.

O yüzden uzun etmeyin, en başta kabul edin. Tanımsal olarak hepiniz aynısınız, imgesel ve görsel olarak birbirinize göre değişiksiniz, zevkleriniz ve yüzleriniz farklı diye kendinizi başka sanmayın. Sonra başka gösteriyosunuz kendinizi; çünkü siz de inanıyosunuz. E sonra ben de inanıyorum. Bu çok büyük bir ayıp gerçekten, bir şeyler söyleyip ardında durmamak çok büyük bir ayıp. Ah doğru ya bana ayıp olmazdı, pardon. Başkalarına olur ayıp.

Ruken işin son noktasıdır, onunla bu diyalog süreci yaşandıktan sonra mevzu kapanır. Ben yine eski halime dönerim (ya ne bekliyosun, üç günde hayatıma giren insan kaç zamanda çıkacaktı?). Harikalar yaratmaya başlarım yeniden.

Hayatın benle dalga geçme süreci biter ve işler aksine döner yani. Bir kaç yıl benim devrim başlamıştır. Lakin bu kısa maceraların hepsi apayrı tatlar kattı bana bugüne dek. Hep bişileri toparladım. Tabi elimde yepisyeni hikayelerle çıktım. En güzel kısmı budur, diğer kuşaklara aktaracak harika hikayelerim olmasına rağmen hiçbirini anlatmam. Ne anlatıcam, yaşasın görsünler. Ben hazır almıyorum hayatımı, kendim yaşıyorum. Nasihat falan boş iş. Ama yine de o cesur çocuklara tek bir nasihat, bir ruken edinmeden yola çıkmak sakıncalı bence. Ha kendiniz başkalarına ruken olabilmek için yola çıkıyosanız bilemem. Bana göre değil ruken'lik, bok yeyin. Kıvransanız bile ben görmem ki!

Şimdi tekerrür tamamlandı ve en başa döndüm. Bu kez de çok büyük planlar var kafamda. Bir kısmını yaparım bir kısmını yapmam. Yapmadıklarıma üzülürüm ben, dışarıdan bakan bacaksızlar da yapabildiklerimi alkışlarlar. Yapabileceğim her şeyi yapıyorum sanarlar genelde. Bakın kaç kere söyledim, tanrı istifa etse tek aday benim. Ortaya koyduğum iki atraksiyona mest oluyosunuz, planlayıp yapmadıklarımı ise tanrı biliyo.

A bir de bu kısa dönemlik periyotta çok fazla not alırım. Unutkan biriyim ama salak değilim, her detayı not ederim. Diyalog metinleri, anlaşmalar, sözler, randevular, yalanlar, gerçekler... Bu yüzden Ruken'e aktarılan olaylar tamamen objektif olur. Ve bu yüzden aradan zaman geçtikten sonra baktığımda öznellikten uzaklaşarak taşı yerine oturtabilirim.

Bir de ben insanları bitirmem. Çok büyük sahterkarlıklar, onursuzluklar yapmış olmalı yüzüne bakmayacak kadar silmem için. İnsan yani sonuçta dursun şurda bi yerde. Diyalog koparmam ama genelde onlar koparırlar. Bu hikayelerin kahramanlarından bahsetmiyorum, hepinizden bahsediyorum. Bir iki hata yapınca ve bunun farkında olduğumu bilince, hele bir de yüzünüze vurmayınca nasıl utanıyosanız artık. Gerçi utanma duygusunun tanımı, işlevi ve uygulamasını irdelemenizi tavsiye ederim. "Yüzüne bakamıyorum yauf" diyip utandığın kişiyle konuşmasan ne? Gidip o haltı başkasına yapmicaksın bi de özür dilemeyi bileceksin. Git konuş, sen özrünü dileyip kendini düzelttikten sonrası muhatabının kararı (bu arada muhatap tek t ile yazılır, iki t ile yazılanı Farsça'da oduncu manasına gelir, 10 yıldır anlatıyorum bunu her gördüğüme hala bir gelişme yok). O hala senle konuşamıyorsa bil ki onun eksikliği zira malzemesi insan olan diyaloglarda unutmak erdemdir.

Bakın unutmak diyorum, şans tanımak değil. Siz kimsiniz de bir başkasına şans tanıyosunuz bi düşünün? Ben bile kimseye şans tanımadım lan, ehehehe. Yok sapmayalım konudan, ciddileşiyorum durun; şans tanımak eylemi bir lütuftur. Bir şey lütfetmek için diğerinden üstün olmanız gerekir. Ve hani hepiniz hümanist, hepiniz eşitlikçi falansınız ya işte tam da bu duruma ters düşmekte şans tanımak eylemi. Çünkü önce dönüp aynaya bakmalısınız dostlar. Hanginiz kusursuz? Hanginiz mükemmel? Hanginiz hayatı boyunca kimseyi üzmedi, incitmedi? Hanginiz kendisine ya da başkalarına ve hatta sevdiklerine karşı hata yapmadı? Çuval çuval biriktirip depoya kaldırmayın hatalarınızı. Balçık olarak bastığınız yere döküp sürekli kullanın ki aklınızdan çıkmasın. Depoda sonraya saklıyosunuz da o sonra gelene kadar geberip gidiyosunuz. Ben hatalarımı unutmam bu yüzden. Kaçarım, anlatmam, yaşanmamış gibi yaparım o ayrı bi durum. Ruh dengemi korumakla da mükellefim sonuçta. Ama ben hatanın tümünden vazgeçmem, alınması gerekeni alırım gerisini yoksayarım. O hatanın önünü ardını tartmadan, neden oraya sürüklendiğimi bilmeden, sonuçlarını bilmeden bırakmam ve yine de tekrarlamayacağımdan emin olayım diye bastığım yere dökerim. Biri bana karşı hata mı yaptı? Gelip özür dileyecek kadar da yüce birisi mi çıktı (pek çoğu özür dilemez, haklılık iddia edebileceği tezler uydurur unutmayın)? Huzuruma gelip "haklıydın, afedersin" dediyse hemen bakarım kendi ayaklarıma; çamur içinde, adım atarken zorluyor. "Özür dileme boşver gitsin" derim. "Büyük hatalar için özür dilenmez, tekrar etme yeter". Ha tekrar ederler mi, ederler genelde. Buradaki "büyük hatalar için özür dilenmez" cümlesi naziklik adına bir safsatadan ibaret. Özür dilemezsen nerden bileyim lan farkında olduğunu, pişman olduğunu falan? Bunu dile getireceksin tabi. İş bu noktaya geldiyse ve gelip özür dilediyse de unutup geçiceksin. Yeni bir sayfaya aynı balçık taşınacak diye bir kaide yok.

Bir çoğunuz deposundaki balçıkları yere dökse en az dizine kadar batar. Buna rağmen özür dilemez ya da 'sözde özür' dileyip geçer. İkincisi daha tehlikeli bir kavram. Birincisi zaten siktirsin gitsin de ikincisi gelip özür dilemiş. Napacaksın? E unutacaksın, tükürdüğümü mü yalayayım şimdi? Ben öyle yaparım. E gidip gidip geliyo, unutup unutup aynı boka batıyorum sürekli, ne olacak? Bırak akışına gitsin. Gün gelir o kendiliğinden çeker gider zaten. Ama böyle düşünerek "unut gitsin" demeyeceksin tabi, onun değişeceğine yürekten inanacaksın. Yoksa adamlıktan değil poz kesmekten bütün bunları yapmış olursun. Poz kesicem diye "unut gitsin" demek erdem falan değil arkadaş; bildiğin kandırmak. Karakterli olun biraz, attığınız adımı bilinçli ve yürekten atın. Böyle olun hatadan korkmanıza gerek yok, balçığı ayağınıza dökün yeter. Zaten siz ayağınıza döktükçe daha az hata yaparsınız, yoksa yürüyemezsiniz bi kere akıllı bıdıklar. Yürüyebilmek adına daha az hata yaparsınız.

Siz genel-geçer insan tanımı altında yaşayanların en büyük sıkıntısı, yukarılarda bahsettiğim kısa dönem periyodlardan ibaret bir hayat kurmak. Çekirge gibi "bundan kazık yedim şuna, şundan da yedim hadi ona" diye zıplarsanız durup düşünecek, hatalarınızı giderecek zamanınız kalmaz. Böyle yaptığınız sürece mutlu falan da olamazsınız. En çok kendini seveceksin, kural bu. Nedenleri de geliyor bekle.

Kendi için yaşamayan biri başkası için iyilik falan yapamaz. Kendine saygısı yok bi kere, sana bana ne hayrı dokunur? Bi süreç mi yaşadın, sal biraz. Kafanı dinle, üret, öğren... Farklı bi sürece it kendini. Bu esnada bi tart bakalım ne olup bitti. İnsan tiplerini bu şekilde daha rahat tanırsınız hem. Pat diye perde kapanıp pat diye yeni oyun başlarsa izleyenler son oyun haricinde ne hatırlar? Hem son oyun da bir sonraki oyunun bitimiyle unutulacak zaten. Gösterimler arasına birer hafta zaman koy bak neler neler değişiyo. Böyle düşünün. Araya zaman koyun, bu zaman esnasında kendinize abanın; olumsuz manada değil lan kendinizi geliştirin, kendinize katkı yapın. Bakmayın yazının başında artis artis konuştuğuma "süper şeyler yaparım hayran kalırlar" falan, traş bunlar. O hayran kalınması durumu bana özgü zaten, onu bekleme sen. Ehehehe.... Dışarıya poz kesmeye değil, içeriyi doldurmaya çalışacaksın. Bunu yaparsan saygınlık falan gelir zaten kendiliğinden. Kendine yöneliceksin.

Zaten düşünün bi kere, hayatınızda kim var? Sadece sen varsın be adam. Yolda yanından geçen kişi, ileride köşeyi döndükten sonra hala var mı yok mu bilemezsin ki. Belki kayboluyo orda; eski bilgisayar oyunları gibi bak mevzuya şu örnekte. Ya da hayatına birileri girip çıkıyo sürekli; hangisi ilk saniyende girdi de hala var? Hepsi sonradan geldi. Bir tek sensin senin hayatında, merkezde sen varsın. E fiyakalı görünmek, mevki kazanmak için merkezdeki beyine caka satmak gerekmez mi? Mesela bakan olacaksan siyasetin merkezine karşı duruşun iyi olacak. Adam olacaksan da kendi merkezine, yani kendine duruşun iyi olacak. Aklın, ruhun, kalbin fiyakalı şeylerle dolu olacak ki kendi merkezine yönelesin. Ama üst üste yanılgılar biriktirerek kendine melankoliden başka bi sikim katamazsın afedersin. Yaşasan ne yaşamasan ne bu durumda?

(Konu biraz dağıldı farkındayım, orası benim problemim ben toparlarım. Ya da toparlamam sana ne? İki dakka kafama estiği gibi laflıyorum şurda. Beğenmiyosan okuma, tavşan-dağ meselesi.)

Hayatının merkezinde kendinin olduğunu kabulleneceksin, kendini doğru felsefelerle besleyeceksin ve bir de önce öz eleştirini yapacaksın. Özeleştiri hususu da önemli. Bir tartışma esnasında bunu yapamazsın tabi. Ya da bir münazara, ayrılık falan işte ne bileyim. Konu kapandıktan sonra o akşam yatağına girince "ben haklıyım amk" diye sinirden gebermeyeceksin. Önce karşı tarafın haklılığını ara. "O nerede haklı, ne açıdan haklı?", bunun cevabını netleştir kafanda, objektif ol. Sonra dön kendi hesabına ama kendi haklılığını başkalarına dillendirme pek. Çok uzarsa konu, köşeye sıkışırsan onları da dökersin arada. Ama en başta karşındakini kendine karşı savunabil. Böylece hatanı gör ve o az önceki paragraflarda meşhur ettiğim balçığı ayağına dök. Bırak o kendini ister görür ister görmez. Senin problemin değil bu, onun problemi. Yapmazsa kendi kaybeder zaten mutlu olucam diye debelenir durur yıllarca. Kaldı ki senin hayatının merkezinde o yok, sen varsın. Onun haksızlığını ortaya koyarak onu ikna edeceğini mi sanıyosun? Bok edersin! En yakın dostun dahi olsa ve "arkadaş şunlardan ötürü orda haksızdın sen" desen ve hatta o da "evet aslında doğru söylüyosun" bile dese aslında bi bok yapmamışsındır. O ya ikna olmamıştır ve konuyu uzatmak istemiyodur, ya da kendi kendine zaten ikna olmuştur da kelimeye dökemiyodur. Başkasının haksız olduğu, kendi haklı olduğun noktaları geçiceksin. Aklında tut tabi, tamamen sal demiyorum. Sonra "her şeyin suçlusu benim" diye intihar falan edersin, aman diyim. Onu da kendini de bil elbet ama sadece seni tatmin eden bi açıdan bakma mevzuya. Doğru açılardan bak. İşte bu kardır, gerisi oyalanmaktır. "Düşündüm, çok düşündüm sadece ben haklıyım", e beynine sinek konsun senin.

İşte hayatını böyle her cepheden analiz ederek yürü bu yolu yürüyeceksen. Yoksa karşı cinsi eve atmak, ayda bir aldatılmak, ayda bir aldatmak, her dertte her keyifte alkole vurulmak, türlü başarısızlıklar (iş, sosyal, akademik, şumik, bumik)... böyle bir hatırat kazırsın yeryüzüne. Ben de doğal olarak seni görmezden gelirim, senin gerçekliğini reddederim. Kendine yardım etmek istemeyen bi şahıssın sonuçta, ben ne yapayım? En başlarda demiştim ya "reddederim, görmezden gelirim, yardım etmem" diye; işte bu yüzden, öyle göt kalkıklığından değil. Kendini yere atmayı seven ve kalkmak için doğru şekilde çabalamayı sevmeyen biri şurda gözümün önünde kıvrana kıvrana geberse ben ne yapabilirim? Moralimi bozmayayım diye ufak ufak uzarım ordan. Elden bişi gelmez çünkü, bütün bunları anlatsam ikna olacak mı sanki? Siz ikna oldunuz mu mesela? Yoo.

Aramıza yeni katılan 190 küsür kişi için söyleyeyim, ben hiçbirinize bişi anlatmak için yazmıyorum. Tamamen kendi tarihime notlar düşüyorum ve okunmak ya da okunmamak umrumda değil. Ben kağıtlara aldığım notları kaybederim. Defterleri kaybederim. Mail adreslerimin falan şifrelerini unuturum. Bilgisayarıma format atarken yedek almayı unuturum. Bu yüzden bazı yazılarımı blogda, bazılarını x sitesinde falan yayınlayarak internete emanet ediyorum. Çok üstüne titrediğim bir klasörüm var ama bu yazılar o klasöre girecek değerde de değil. Sırf bu yüzden yazıyorum yani, sizle konuşuyor gibi yazmak da tamamen üslup. Her yazımda aynı üslup da olmaz zaten. Kısacası ikna olmayacağınızı bilerek yazıyorum ama zaten size yazmıyorum.

Neyse efendim, toparlayayım da birden bitirince yazıyı "noldu lan şimdi" diye lava lamba gibi bakmayın ekrana. Ben sizin bütün ömrünüze işlediğiniz o kısa periyodu atlattım ve kendime çekiliyorum usul usul. Aha çayımı da demledim. Kendime yapılacak katkılarım var ve bu esnada çok eğlenicem.

Yepyeni bir şehirdeyim. Burda hazıra konma olasılığım da yok, diğer şehirlerimde hazır mevzulara atlayarak bişiler üretmiştim. Şimdi oralarda öğrendiklerimden faydalanıp, tamamen özgün adımlar atmak durumundayım. Bu iyi bir his. Tam olarak ne yapacağımı anlatmicam tabi. Bisürü şey yapıcam çünkü; gezip tozmak da var içinde, tanrı değilim ki göğe çıkıp yıldırım fırlatayım.

Ama çok eğlenicem. Bu süreç bir kaç yıl sürecek, hep öyle olur; kaşınmazsam. Bu bir kaç yılda buraya hiç uğramayabilirim, ya da nadir uğrayabilirim. Biliyorum biliyorum ayağınız yeni alıştı, üzülürsünüz. Biliyorum tabi büyük eksiklik dünyanın en mükemmel insanının dünyanın en mükemmel yazarına dönüştüğü eserleri okuyamamak. Belki sık yazarım lan, %33 %33 paylaştırın olasılıkları.

Hadi şimdi bu yazıdan bişi anladınız mı onu sorgulayın.

20 Kasım 2011

winston kafası



başlamadan; buyrun playlistiniz.



biraz alalacele bir playlist hazırladım tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyorum ama bu üsturupsuz playlist anlayışımda yaşayacağım deneyimi sizinle paylaşmak istedim. bir kaç bacaksız var hala blogumu takip eden.

bugün facebook'ta süper bir operasyon yaptım. uzun süredir yapmam gerekiyordu aslında. ilk etapta duvarımdaki her haltı tek tek sildim, 3 saate yakın sürdü. taa 2007'den kalma şeyler falan varmış. sonra arkadaş listemde kış temizliği başlattım. nerede tanıştığımızı bilmediğim, görsem adını çıkaramayacağım insanlardan başladım. sonra aynı liseden mezunuz, aynı üniversiteye gittik, aynı yerde çalıştık gibi "yüzyüze bakıcaz" diye eklediğim insanları sildim . 150 kadar kişiyi silmişim. daha önceki en büyük temizliğim 2500 kadar insanı silmek olmuştu, çok rahatlatmıştı. bu kez de rahatladım. sonra tekrar kontrol edeyim dedim, gözden kaçırdıklarımı falan da sildim. 200'ü geçti sanırım sildiğim insanlar listesi. 133 mü ne arkadaşım kalmış. acil durum telefon numarası gibi.

neden bilmiyorum ama ben arkadaş listemdeki kalabalık sayılardan hoşlanmıyorum. hatta açık konuşmak gerekirse utanıyorum. kimisi için tam tersi geçerlidir mesela. yüzlerce insanın bulunduğu bir liste kimisinin göğsünü kabartır. öyle çok kişi olunca ben arkadaş listemin diğerleri tarafından görünmesini engelliyorum. neden bilmiyorum diye başladım paragrafa, daha ne soruyosun?

kendi içimden yılbaşı planları yapıyorum bir de. içimden istanbul'a gitmek geçiyor. şöyle eski dostlarla, küçücük bir ekiple oturup içki içmek falan gibi minimal bir hayal var kafamda. ya da böyle 20-25 kişiyi aşmayacak bir liste ile bir bağ evi falan kiralanabilir mesela. kendi kendime dans edebileceğim, kokteyl falan hazırlayabileceğim ufak bir parti.

ya da aynı şeyi eskişehirde yapabiliriz aslında. ben yılbaşında dışarı çıkmam zaten. yılbaşında dışarısı hiç eğlenceli olmuyor. zoraki eğlenmeye çalışarak alkole abanan milyonlarca insanın arasında kalakalıyorum bütün tadım falan kaçıyor. hoş geçen sene yılbaşında hiç kimse yeni yılımı kutlamamıştı, bak bu geldi aklıma birden. bir allahın kulu aramaz mı ya, sabah 6'ya kadar falan beklemiştim "ha ararlar, ha arayacaklar" diye. fena yalnız hissetmiştim kendimi. arasıra "yalnızım lan ben" tribi iyidir. hem zaten bir insan ne kadar kimsesiz kalabilir ki? mutlaka biri olur hayatında, en kötü ihtimalle kendi kendine kalır ama kimsesiz kalamaz.


aslında bu yılbaşında da kendi başıma oturup ufak ufak demlenebilirim. tabi o aralar ne modda olurum bilemiyorum.

bu arada o playliste yaz müziği hiç gitmemiş onu atlayarak dinlemelisiniz bence.

canım çok sıkıldı. cointreau, absinth ve canario olsaydı keşke elimde şu an. çok saçma bi içki var bunlarla hazırlanan;. goygoy. cointreau ve canario'yu shake ediyosunuz, buzsuz. iki adet konyak kadehi alıyosunuz elinize. konyak kadehi bu oluyor;



bilmeyen yoktur da yine de görsel olsun dedim yazıda. yaptığınız karışımı kadehlerden birine boşaltıyorsunuz. sonra bir çay kaşığı yardımı ile üzerine absinth ilave ediyorsunuz, çok yavaş bir şekilde. (kaşığı bardağın üzerine tutup absinth'i kaşığa yavaş yavaş dökmekten bahsediyorum) böylece absinth bardağın üst yüzeyinde kalıyor. masaya ortası pipet geçecek şekilde delinmiş bir peçete koyuyorsunuz. pipetin ağız için yapılmış kısmını delikten geçiriyorsunuz, o boyun kısmından tırtıktırtıktırtık diye kıvırıyorsunuz. uzun olan kısmı yukarı doğru uzanıyor böylece. içki koyduğunuz bardağın üstündeki absinthi tutuşturuyorsunuz ama burada dikkat edin eliniz yanabilir. bazen hemencecik tutuşmaz, bazen pat diye tutuşur falan; dengesizdir. tutuşur tutuşmaz hemen diğer bardağı üzerine kapatıyorsunuz. bardakların ağız kısmı birbirini örtecek şekilde tutuyorsunuz. ateş kendiliğinden sönünce boş olan bardağı, pipetin üzerine peçeteye kapatıyorsunuz hızlıca. içinde biriken alkollü ve sıkışık hava hapsoluyor böylece. diğer bardaktaki içkiyi fondip yapıyorsunuz. hemen ardınan pipete eğilip diğer bardaktaki tüm havayı çok güçlü bir şekilde ciğerlerinize çekiyorsunuz. kafanızı kaldırdığınızda, yalnızca 4-5 saniye içinde göz bebekleriniz kocaman açılmış ve kafanız duman haldesiniz. tebrikler, sarhoş olmadınız ama çok güzel çarpıldınız. artık bir iki kadeh içki ile çok güzel sarhoş olabilirsiniz.

tavsiyem goygoy'dan sonra iki shot tequila sonrasında da güzel hazırlanmış bir long island ice tea (absolute, gordon's, tequila, bacardi, archers, limon suyu, kola, buz). son kokteyli yavaş için de yerden toplamasınlar sizi sonra. ehehehe. tequila shotları da çok üst üste atmayın derim. araya hafif bi drink alın yavaş yavaş onu için. hafif drink derken bildiğin bira lan, uçmayın.

of çok sıkıldım. bunları anlatmak falan istemiyorum aslında.

bi çalışma yapıyorum bu aralar. photoshop çalışması diyebiliriz, gimp'te yapıyorum. uygulamak istediğim şeyi beceremedim bi türlü. istediğim görselleri edinmek çok zaman alıyor bi de programa yabancıyım hala. ama güzel olacak istediğimi yapabilirsem.

ama ben bunu da anlatmak istemiyorum.

kahretsin! sahil kenarında olsaydım keşke. gün tam yeni yeni doğarken buz gibi bi hava da olmalı tabi. sahilde bağıra bağıra, hatta gırtlağımı yırta yırta koşmak istiyorum. böyle ayakkabılarım ve çoraplarım deniz suyuyla sırılsıklam olsun, pantolonum ve hatta üstüm bile. üşüyeyim. daha da üşüyeyim. sonra koşmaktan yorulunca dalgaların vurmadığı bir yere oturup kahvaltı planı yapayım. kafamda güzel bir kahvaltı şekillendirdikten sonra her tarafım ıslak ve deniz kumu içinde, sırıta sırıta fırına gidip ekmek alayım. eve dönüp bahçeye masa kurayım. yoldan geçen paltolu amcalar "manyak mı bu" bakışı atsınlar.

sonra gidip uykuya dalayım.

bunu istiyorum mesela. aslında bu da tam olarak istediğim şey değil de...

hadi defolun gidin ya ben yürüyeyim biraz. sonra da bi duş alırım, suyun altında 10 dakika falan dikilirim. sonra şampuan vs klişelerini yerine getirip gelirim.

of!

15 Kasım 2011

Bavullar ve Tanımlar

Ufak ufak toparlanmak gerek. Ağır adımlarla, ağdalı kelimelerden sıyrılmak sonra da tuzlu ve soğuk bir denize giren bir çocuk temkinliliği ile temizlenmek gerek. Biraz tamirat biraz da tadilat gerek, henüz tahliyeler için çok erken.

Sanılmasın ki kırgınlıklar taşıyorum. Sanılmasın ki kayboldum; kaybetmek kaybolmak anlamına gelmez. Kimse düşünmesin en büyük kaybımı yaşadığımı, daha büyükleri olacak eminim. Hayat istatistik bilimi ile ilişik değil, düzenli yükseliş gösteren eğriler apansız tepetaklak giden düz çizgilere dönüşebilir. Bu demek değildir ki kusurluyuz.

Sakın sanma kırılmadığımı. Ama ben sana kalbimi "bak, kırdın" diye uzatmadım hiç, uzatmam da. Ben itina ile elimin altına saklıyorum çatlakları. Çünkü en güzel, en dokunulmamış, en pürüzsüz ve en kusursuz yerlerine layıksın. Yine de sanma kırılmadığımı.

Mesela sen rengarenk bir balon buketisin, her küçük çocuk heyecanla bakar sana. Altından sarkan ipe sıkı sıkı tutunur; bilir ki bırakırsa kaçarsın göklere. Zaten aslen varolma sebebin göklere uçmak senin, yeryüzünde kalmak sana göre değil. Hem artık her köşebaşında elinde uçan balonlarla dikilen bir baloncu amca yok, rengarenk uçan balonlara ulaşmak çok güç artık.

Ya da bir yaşam biçimi diye tanımlamalı seni. Öngörmek, anlamak, benimsemek, sindirmek, uygulamak ve şaşmamak gerek. Ne X Generation kadar savruksun, ne Beat kadar vurdumduymaz. Ama onlar kadar genç, dinamik ve etkileyicisin. Siyasetten müziğe kadar değen bir elin var; seni her parçanla baştan başa kendin yapan. Sana kapılıp gitmek de güzel tabi ama, aynı evrende birbirine paralel aksak da, farklı fraksiyonlar sayılan iki yaşam biçimi gibiyiz; içiçe geçmek külfetli iş. En başta fanlarımız kabullenmeliydi birliğimizi.

Veya varını yoğunu kaybettiği bir masada son şansını oynayan ve masanın altındaki elinde intiharı için hazırlanmış silahını tutan bir kumarbazın eline bir anda gelen kare as gibisin. Bir saniye içinde bütün kaybettiklerini ve daha fazlasını tekrar kazandırıp, silahı ve intiharı gömdürürsün.

Nasıl anlatmalı başka? Gökkuşağının dünyayı rengarenk izleme sebebisin. Bütün o yağmurlu ve puslu havanın bir çok insana bıraktığı kasvetli atmosferi gülümseyerek, neşe dolu izleyen ve bu rengarenk formuyla herkesin ruhhalini pozitivizme bağlayan bir oval çizgi gibisin. Düzlük senden uzak zaten.

Mor bi kalemden akan mürekkebin "Seni çook seviyoruum!" yazması gibisin. Bir anda bir sayfa yığınının arasından çıkıp kendini gösteren ve bahsi geçen "sen"e kocaman bir gülümsemeyi, büyük bir hassasiyetle eklersin. Üstelik armağan ettiğin huzur ve gülümseme bir makyaj niteliğinde değil, bir ruh dokusu niteliğinde olur ve sonsuza dek kalırsın orada. Zaman zaman üzeri tozlansa da basit bir üfleme ile çıkıverir ortaya.

Sen kendini kaybetmiş ve bocalayıp duran birinin aniden benliğini anımsaması ve kendine gelmesi gibisin. O güne dek kendine karşı işlemiş olduğu suçların kendisi tarafından affedilme sebebisin aynı zamanda. Zaten en zor şeydir bir insanın kendini affetmesi. Sen bir dokunuşunla, en zor olanı yapma becerisi verirsin insana.

Sen kimseye ithaf edemediğim güzel kelimelerimin en can alıcı haliyle şekil kazanıp ayağa kalkmış hali gibisin. En saf, en özgür, en özgün ve en tutkulu cümlelerimin ayağa kalkmış ve gözümün içine bakmış hali gibi. Karşımda bir iyilik aynası olup bana en güzel yönlerimi göstermiş gibi. Varlığından dahi şüphe etmeye başladığım heyecanlarımın canlanıp "işte buradayım" demesi gibi. Ve bu hislerimin yansımasının böyle fiyakalı oluşu, arındırılmış ve kutsanmış hissettirdi bana kendimi hep. Zaman zaman çirkinliklere de boğulan ve karmaşa içinde akıp giden zamanımın derinliklerinde bir yerlerde, yansıması bile böyle mükemmel duran hislerim olduğunu görmekti bana huzuru getiren.

Sen nefes verirken burnunun hemen ucuna yaslanmış burnumla soluduğum karbondioksidin kandan öte, ruh temizliği de yapmasını sağlayan bir yeşil akasya ormanı gibisin. Dallarından sarılı, pembeli, morlu salkım salkım çiçekler sarkar. Hem çabucak büyür akasyalar, çabucak büyür ve diyarları güzelliği ile sarmalar.

Sen üzerime geçirdiğimde en şık hissettiğim kıyafetlerle en rahat hissettiğim kıyafetlerin bir araya gelmiş özel bir formu gibisin. Yanımdayken verdiğin rahatlığı ve şıklık hissini veren bir yapı daha görmedim.

Sen hiç bir savaş uçağının geçmediği berrak bir gökyüzü gibisin. Altın renkli, beyaz benekli kelebeklerin uçuştuğu, güneşin yakmadığı, bulutun kararmadığı bir gökyüzünün altında tek başına piknik yapıp huzurla uyuklamak gibisin.

Sen, sen diye başlayıp mucizeler anlatmaya çalışan ama her seferinde beceriksizlikle yorgun düşen cümlelerin ulaşmaya çalıştığı tanrıça gibisin. Anlatması kolay olmadığı kadar anlatılmak da istenmezsin, zira bir başkasının keşfetmesinden korkulursun.

Ve evet ufak ufak toparlanmam lazım artık benim, bavullarımı doldurmam lazım. Gitmek için değil, tahliyeler için henüz çok erken. İçimden çıkman için de, içinden çıkmak için de, alıp başımı gitmek için de çok erken. Ama toparlanmam lazım yine de.

Oldukça dağıldı zihnim, kafam karıştı, gerçekle kurgu birbirine girmeye başladı. Olduğu yerde bırakmalı tüm bunları. Tüm karışıklıkları çantalara doldurmalı ve bir okyanusun tam ortasını adres göstererek kargoya vermeli. Geriye bırakılacak tek şey senin gerçek tanımların olmalı.

Bu yüzden ufak ufak, ağır aksak toparlamalıyım bazı eşyaları. Seni sen olarak geride bırakıp, sana sen olarak bakabilmeliyim.

Eski bir arkadaşımdan arakladığım bir cümle sunmak istiyorum bitirirken; belki bir gün, bir yerde, bir şekilde, yeniden...