Selam bücürler.
Bugün gene birsürü bişi bişi bişi oldu. Yok anlatmicam, fazlasıyla sıkıldım günlük hayattan. Tekrar bir abide-i hayat olarak dikilme hazırlığındayım.
Aslında yine bir playlist hazırlamak istedim ama üşendim açıkçası. Kafanıza göre dinleyin, yol şarkıları tavsiyemdir. Eğlenceli triplere girin.
Az önce yeryüzünün gelmiş geçmiş en sıkıcı doğumgünü ilan ettiğim bi "partimsi"deydim; hiç bi bok yoktu. Ben ülkenin bu kıyılarından çok sıkıldım millet. Aklı başında olan gelmesin buralara ki hiçbiri gelmemiş zaten. Ben bile burdayım ona göre. Buranın neresi olduğunu tabiki söylemicem, arayın durun. Zira blog tavan yapmış durumda, günlük hit sayım 200'leri görmeye başlamış. Bişi yazdığım da yok, ne meraklıymışsınız iki hakaret yiyip boş melankoli lafları dinlemeye!
İlk paragrafın sonundan devam ediyorum, sıkı durun. Benim hayatımın ritüeli yine tekerrür etti. 3-4 yılda bir olur. Bu 3-4 yıllık süre zarfında ben kocaman işler yapar, hayran kitleleri edinirim ve kimsenin yüzüne bakmam. Sonra 1-2 aylık bir periyod gelir, "dışarıda neler oluyor acaba" merakı ile kafamı kendi muhteşem hayatımdan çıkarıp, aşağı doğru bakarım (sizi görmek için kafamı kaldıracağımı sanmadınız demi?). Bu esnada illaki bir şahıs karşıma dikilir ve "ben seni çok seviyorum" der. "Ben deee" diye dilimi çıkara çıkara "löğğbö" havasında atlarım. Sonra derim ki "beni kekleme sen gidicisin, çünkü hep böyle olur" bu temel metnin altındaki yan metinde aslında derim ki; "ben bu hikayeyi daha önce gördüm koç, durup dururken gelip aklımı çeleceksin gönlüme gireceksin sonra uzayacaksın, şimdiden siktir git". Ama anlamazlar tabi ve derler ki "beni daha öncekilerle karşılaştırma". Haha çakallar ne sandınız, hepiniz birebir aynı cümleyi kurdunuz tabi.
Lakin ben her defasında inanırım. Çünkü her ne kadar insanlara karşı önyargı bildirsem de ben insanlara güvenmek ve inanmak isterim. İçimden geçen budur çünkü. Bir de herkes iyi olsun isterim, karakter olarak herkesin iyi olması mümkün değil onu kastetmiyorum. Herkesin keyfi yerinde olsun isterim. Ama kalkıp ağlayan biri görünce de içim burkulmaz çünkü bu yeryüzünün bir gerçeği. Bense bazı gerçekleri reddetmeye bayılırım, görmezden gelirim, yoksayarım. Genelde de kötü şeyleri reddederim. Bu yüzden slow şarkı dinlemeyi sevmem pek. Kişisel playlistlerimde çoğunlukla rastlanmaz yavaş ritimli duygusal şarkılara. Kaldı ki benim en romantik bulduğum şey karanlıkta başbaşa oturup çikolata yemektir mesela. Tamamen karanlıkta. Bir siluet olarak görüceksin karşındakini sonra çikolata kokulu nefesini duyacaksın falan.
Neyse, insanlar iyi olsunlar isterim. Hatta öyle ki onlar üzülmesin diye içimdeki kırgınlıkları dışa vurmam, huzursuzluk yaratacak fikirlerimi kendime saklarım, intikam peşine düşmem. Kendi kendime debelenerim yara aldığımda, yardım beklemem kimseden. İstemem de. Derdimi sorana da anlatmam pek, "yok bişi ya uykusuzum" falan derim. Mesela İstanbul'da yaşadığım dönemde çok iğrenç bir kaç günüm olmuştu. Cebimde beş kuruş yok, elimde 3 bavul sokakta kalmıştım. Çok aşırı yakın arkadaşlarımı dahi arayıp yardım isteyemedim, sokakta yattım. Evet evet bildiğin sokakta yattım. Yani bana niye yardım etmek zorunda olsunlar ki? Tesadüfen öğrenirlerse yaparlar zaten bişiler ama ben istemem huzursuz olmasınlar diye. O üç gece içinde arayıp hatır soran herkese "dışardayım ya taksimdeyim" dedim, doğruydu ama sanki eğleniyomuşum gibi taklit yaptım. Üzülmelerine gerek yok, ben kendi sorunlarımla başederim. Zira ettim de her seferinde. Hem zaten tekillik bana koymasın isterim hep, buna alışmak zorunda hissederim.
Nerde kalmıştık? Hah, inanmak. Karşımda dikilen bu yeni şahısa inanırım, güvenirim. "Hadi bakalım" derim. Sonra birden dünyam değişir. E çıkmışım artık sığındığım 'yüce kendim'den, dışarı açılmışım. Henüz köstebek misali bakan gözlerimle ilk gördüğüme de inanıp güvenmişim. Haydaa, şimdi başlasın bir duygusallık falan. İlk başlarda çok iyi gelir de sonrası da tekerrür tabi. Birden pat diye giderler. Bi de hep uçuk ruhlu mutsuz kadınlar bulurum nedense. Dışarıdan baksan eğlence piramidi gibi, içeri bi girince "ahanda sıçtık". Bir paranoya, bir melankoli merakı, bir şıpsevdilik. (Höst, şıpsevdilik güzel şey, ben de öyleyim ama benim yorumum biraz farklı). Zaten şurda en fazla yaşayacak olanınız 60'ında ölecek, ne gerek var melankoliye? Git adam gibi eğlenerek dolu dolu yaşa işte. Ama yok, illa hüzün gerek ya!
E dışarı açılıp şu tekerrürü yaşayınca hüzünbazlık bana da oturur üj-bej gün, iki hafta falan. Sonra hooop "alo ruken". O zaten, her seferinde, çok önceden söylemiştir bana "bu kız değil aradığın, seni de haketmiyo.", "çok yukarıdasın ona göre", "gerçekten gerizekalısın sen" gibi cümlelerin yanına öznel durumla ilgili bi özet çıkarır, bir karakter analizi. Ben inanmam, "yok yok bu farklı bak görüceksin" derim. Aradan iki hafta geçmez aha tarif ettiği karakter karşımda.
O yüzden uzun etmeyin, en başta kabul edin. Tanımsal olarak hepiniz aynısınız, imgesel ve görsel olarak birbirinize göre değişiksiniz, zevkleriniz ve yüzleriniz farklı diye kendinizi başka sanmayın. Sonra başka gösteriyosunuz kendinizi; çünkü siz de inanıyosunuz. E sonra ben de inanıyorum. Bu çok büyük bir ayıp gerçekten, bir şeyler söyleyip ardında durmamak çok büyük bir ayıp. Ah doğru ya bana ayıp olmazdı, pardon. Başkalarına olur ayıp.
Ruken işin son noktasıdır, onunla bu diyalog süreci yaşandıktan sonra mevzu kapanır. Ben yine eski halime dönerim (ya ne bekliyosun, üç günde hayatıma giren insan kaç zamanda çıkacaktı?). Harikalar yaratmaya başlarım yeniden.
Hayatın benle dalga geçme süreci biter ve işler aksine döner yani. Bir kaç yıl benim devrim başlamıştır. Lakin bu kısa maceraların hepsi apayrı tatlar kattı bana bugüne dek. Hep bişileri toparladım. Tabi elimde yepisyeni hikayelerle çıktım. En güzel kısmı budur, diğer kuşaklara aktaracak harika hikayelerim olmasına rağmen hiçbirini anlatmam. Ne anlatıcam, yaşasın görsünler. Ben hazır almıyorum hayatımı, kendim yaşıyorum. Nasihat falan boş iş. Ama yine de o cesur çocuklara tek bir nasihat, bir ruken edinmeden yola çıkmak sakıncalı bence. Ha kendiniz başkalarına ruken olabilmek için yola çıkıyosanız bilemem. Bana göre değil ruken'lik, bok yeyin. Kıvransanız bile ben görmem ki!
Şimdi tekerrür tamamlandı ve en başa döndüm. Bu kez de çok büyük planlar var kafamda. Bir kısmını yaparım bir kısmını yapmam. Yapmadıklarıma üzülürüm ben, dışarıdan bakan bacaksızlar da yapabildiklerimi alkışlarlar. Yapabileceğim her şeyi yapıyorum sanarlar genelde. Bakın kaç kere söyledim, tanrı istifa etse tek aday benim. Ortaya koyduğum iki atraksiyona mest oluyosunuz, planlayıp yapmadıklarımı ise tanrı biliyo.
A bir de bu kısa dönemlik periyotta çok fazla not alırım. Unutkan biriyim ama salak değilim, her detayı not ederim. Diyalog metinleri, anlaşmalar, sözler, randevular, yalanlar, gerçekler... Bu yüzden Ruken'e aktarılan olaylar tamamen objektif olur. Ve bu yüzden aradan zaman geçtikten sonra baktığımda öznellikten uzaklaşarak taşı yerine oturtabilirim.
Bir de ben insanları bitirmem. Çok büyük sahterkarlıklar, onursuzluklar yapmış olmalı yüzüne bakmayacak kadar silmem için. İnsan yani sonuçta dursun şurda bi yerde. Diyalog koparmam ama genelde onlar koparırlar. Bu hikayelerin kahramanlarından bahsetmiyorum, hepinizden bahsediyorum. Bir iki hata yapınca ve bunun farkında olduğumu bilince, hele bir de yüzünüze vurmayınca nasıl utanıyosanız artık. Gerçi utanma duygusunun tanımı, işlevi ve uygulamasını irdelemenizi tavsiye ederim. "Yüzüne bakamıyorum yauf" diyip utandığın kişiyle konuşmasan ne? Gidip o haltı başkasına yapmicaksın bi de özür dilemeyi bileceksin. Git konuş, sen özrünü dileyip kendini düzelttikten sonrası muhatabının kararı (bu arada muhatap tek t ile yazılır, iki t ile yazılanı Farsça'da oduncu manasına gelir, 10 yıldır anlatıyorum bunu her gördüğüme hala bir gelişme yok). O hala senle konuşamıyorsa bil ki onun eksikliği zira malzemesi insan olan diyaloglarda unutmak erdemdir.
Bakın unutmak diyorum, şans tanımak değil. Siz kimsiniz de bir başkasına şans tanıyosunuz bi düşünün? Ben bile kimseye şans tanımadım lan, ehehehe. Yok sapmayalım konudan, ciddileşiyorum durun; şans tanımak eylemi bir lütuftur. Bir şey lütfetmek için diğerinden üstün olmanız gerekir. Ve hani hepiniz hümanist, hepiniz eşitlikçi falansınız ya işte tam da bu duruma ters düşmekte şans tanımak eylemi. Çünkü önce dönüp aynaya bakmalısınız dostlar. Hanginiz kusursuz? Hanginiz mükemmel? Hanginiz hayatı boyunca kimseyi üzmedi, incitmedi? Hanginiz kendisine ya da başkalarına ve hatta sevdiklerine karşı hata yapmadı? Çuval çuval biriktirip depoya kaldırmayın hatalarınızı. Balçık olarak bastığınız yere döküp sürekli kullanın ki aklınızdan çıkmasın. Depoda sonraya saklıyosunuz da o sonra gelene kadar geberip gidiyosunuz. Ben hatalarımı unutmam bu yüzden. Kaçarım, anlatmam, yaşanmamış gibi yaparım o ayrı bi durum. Ruh dengemi korumakla da mükellefim sonuçta. Ama ben hatanın tümünden vazgeçmem, alınması gerekeni alırım gerisini yoksayarım. O hatanın önünü ardını tartmadan, neden oraya sürüklendiğimi bilmeden, sonuçlarını bilmeden bırakmam ve yine de tekrarlamayacağımdan emin olayım diye bastığım yere dökerim. Biri bana karşı hata mı yaptı? Gelip özür dileyecek kadar da yüce birisi mi çıktı (pek çoğu özür dilemez, haklılık iddia edebileceği tezler uydurur unutmayın)? Huzuruma gelip "haklıydın, afedersin" dediyse hemen bakarım kendi ayaklarıma; çamur içinde, adım atarken zorluyor. "Özür dileme boşver gitsin" derim. "Büyük hatalar için özür dilenmez, tekrar etme yeter". Ha tekrar ederler mi, ederler genelde. Buradaki "büyük hatalar için özür dilenmez" cümlesi naziklik adına bir safsatadan ibaret. Özür dilemezsen nerden bileyim lan farkında olduğunu, pişman olduğunu falan? Bunu dile getireceksin tabi. İş bu noktaya geldiyse ve gelip özür dilediyse de unutup geçiceksin. Yeni bir sayfaya aynı balçık taşınacak diye bir kaide yok.
Bir çoğunuz deposundaki balçıkları yere dökse en az dizine kadar batar. Buna rağmen özür dilemez ya da 'sözde özür' dileyip geçer. İkincisi daha tehlikeli bir kavram. Birincisi zaten siktirsin gitsin de ikincisi gelip özür dilemiş. Napacaksın? E unutacaksın, tükürdüğümü mü yalayayım şimdi? Ben öyle yaparım. E gidip gidip geliyo, unutup unutup aynı boka batıyorum sürekli, ne olacak? Bırak akışına gitsin. Gün gelir o kendiliğinden çeker gider zaten. Ama böyle düşünerek "unut gitsin" demeyeceksin tabi, onun değişeceğine yürekten inanacaksın. Yoksa adamlıktan değil poz kesmekten bütün bunları yapmış olursun. Poz kesicem diye "unut gitsin" demek erdem falan değil arkadaş; bildiğin kandırmak. Karakterli olun biraz, attığınız adımı bilinçli ve yürekten atın. Böyle olun hatadan korkmanıza gerek yok, balçığı ayağınıza dökün yeter. Zaten siz ayağınıza döktükçe daha az hata yaparsınız, yoksa yürüyemezsiniz bi kere akıllı bıdıklar. Yürüyebilmek adına daha az hata yaparsınız.
Siz genel-geçer insan tanımı altında yaşayanların en büyük sıkıntısı, yukarılarda bahsettiğim kısa dönem periyodlardan ibaret bir hayat kurmak. Çekirge gibi "bundan kazık yedim şuna, şundan da yedim hadi ona" diye zıplarsanız durup düşünecek, hatalarınızı giderecek zamanınız kalmaz. Böyle yaptığınız sürece mutlu falan da olamazsınız. En çok kendini seveceksin, kural bu. Nedenleri de geliyor bekle.
Kendi için yaşamayan biri başkası için iyilik falan yapamaz. Kendine saygısı yok bi kere, sana bana ne hayrı dokunur? Bi süreç mi yaşadın, sal biraz. Kafanı dinle, üret, öğren... Farklı bi sürece it kendini. Bu esnada bi tart bakalım ne olup bitti. İnsan tiplerini bu şekilde daha rahat tanırsınız hem. Pat diye perde kapanıp pat diye yeni oyun başlarsa izleyenler son oyun haricinde ne hatırlar? Hem son oyun da bir sonraki oyunun bitimiyle unutulacak zaten. Gösterimler arasına birer hafta zaman koy bak neler neler değişiyo. Böyle düşünün. Araya zaman koyun, bu zaman esnasında kendinize abanın; olumsuz manada değil lan kendinizi geliştirin, kendinize katkı yapın. Bakmayın yazının başında artis artis konuştuğuma "süper şeyler yaparım hayran kalırlar" falan, traş bunlar. O hayran kalınması durumu bana özgü zaten, onu bekleme sen. Ehehehe.... Dışarıya poz kesmeye değil, içeriyi doldurmaya çalışacaksın. Bunu yaparsan saygınlık falan gelir zaten kendiliğinden. Kendine yöneliceksin.
Zaten düşünün bi kere, hayatınızda kim var? Sadece sen varsın be adam. Yolda yanından geçen kişi, ileride köşeyi döndükten sonra hala var mı yok mu bilemezsin ki. Belki kayboluyo orda; eski bilgisayar oyunları gibi bak mevzuya şu örnekte. Ya da hayatına birileri girip çıkıyo sürekli; hangisi ilk saniyende girdi de hala var? Hepsi sonradan geldi. Bir tek sensin senin hayatında, merkezde sen varsın. E fiyakalı görünmek, mevki kazanmak için merkezdeki beyine caka satmak gerekmez mi? Mesela bakan olacaksan siyasetin merkezine karşı duruşun iyi olacak. Adam olacaksan da kendi merkezine, yani kendine duruşun iyi olacak. Aklın, ruhun, kalbin fiyakalı şeylerle dolu olacak ki kendi merkezine yönelesin. Ama üst üste yanılgılar biriktirerek kendine melankoliden başka bi sikim katamazsın afedersin. Yaşasan ne yaşamasan ne bu durumda?
(Konu biraz dağıldı farkındayım, orası benim problemim ben toparlarım. Ya da toparlamam sana ne? İki dakka kafama estiği gibi laflıyorum şurda. Beğenmiyosan okuma, tavşan-dağ meselesi.)
Hayatının merkezinde kendinin olduğunu kabulleneceksin, kendini doğru felsefelerle besleyeceksin ve bir de önce öz eleştirini yapacaksın. Özeleştiri hususu da önemli. Bir tartışma esnasında bunu yapamazsın tabi. Ya da bir münazara, ayrılık falan işte ne bileyim. Konu kapandıktan sonra o akşam yatağına girince "ben haklıyım amk" diye sinirden gebermeyeceksin. Önce karşı tarafın haklılığını ara. "O nerede haklı, ne açıdan haklı?", bunun cevabını netleştir kafanda, objektif ol. Sonra dön kendi hesabına ama kendi haklılığını başkalarına dillendirme pek. Çok uzarsa konu, köşeye sıkışırsan onları da dökersin arada. Ama en başta karşındakini kendine karşı savunabil. Böylece hatanı gör ve o az önceki paragraflarda meşhur ettiğim balçığı ayağına dök. Bırak o kendini ister görür ister görmez. Senin problemin değil bu, onun problemi. Yapmazsa kendi kaybeder zaten mutlu olucam diye debelenir durur yıllarca. Kaldı ki senin hayatının merkezinde o yok, sen varsın. Onun haksızlığını ortaya koyarak onu ikna edeceğini mi sanıyosun? Bok edersin! En yakın dostun dahi olsa ve "arkadaş şunlardan ötürü orda haksızdın sen" desen ve hatta o da "evet aslında doğru söylüyosun" bile dese aslında bi bok yapmamışsındır. O ya ikna olmamıştır ve konuyu uzatmak istemiyodur, ya da kendi kendine zaten ikna olmuştur da kelimeye dökemiyodur. Başkasının haksız olduğu, kendi haklı olduğun noktaları geçiceksin. Aklında tut tabi, tamamen sal demiyorum. Sonra "her şeyin suçlusu benim" diye intihar falan edersin, aman diyim. Onu da kendini de bil elbet ama sadece seni tatmin eden bi açıdan bakma mevzuya. Doğru açılardan bak. İşte bu kardır, gerisi oyalanmaktır. "Düşündüm, çok düşündüm sadece ben haklıyım", e beynine sinek konsun senin.
İşte hayatını böyle her cepheden analiz ederek yürü bu yolu yürüyeceksen. Yoksa karşı cinsi eve atmak, ayda bir aldatılmak, ayda bir aldatmak, her dertte her keyifte alkole vurulmak, türlü başarısızlıklar (iş, sosyal, akademik, şumik, bumik)... böyle bir hatırat kazırsın yeryüzüne. Ben de doğal olarak seni görmezden gelirim, senin gerçekliğini reddederim. Kendine yardım etmek istemeyen bi şahıssın sonuçta, ben ne yapayım? En başlarda demiştim ya "reddederim, görmezden gelirim, yardım etmem" diye; işte bu yüzden, öyle göt kalkıklığından değil. Kendini yere atmayı seven ve kalkmak için doğru şekilde çabalamayı sevmeyen biri şurda gözümün önünde kıvrana kıvrana geberse ben ne yapabilirim? Moralimi bozmayayım diye ufak ufak uzarım ordan. Elden bişi gelmez çünkü, bütün bunları anlatsam ikna olacak mı sanki? Siz ikna oldunuz mu mesela? Yoo.
Aramıza yeni katılan 190 küsür kişi için söyleyeyim, ben hiçbirinize bişi anlatmak için yazmıyorum. Tamamen kendi tarihime notlar düşüyorum ve okunmak ya da okunmamak umrumda değil. Ben kağıtlara aldığım notları kaybederim. Defterleri kaybederim. Mail adreslerimin falan şifrelerini unuturum. Bilgisayarıma format atarken yedek almayı unuturum. Bu yüzden bazı yazılarımı blogda, bazılarını x sitesinde falan yayınlayarak internete emanet ediyorum. Çok üstüne titrediğim bir klasörüm var ama bu yazılar o klasöre girecek değerde de değil. Sırf bu yüzden yazıyorum yani, sizle konuşuyor gibi yazmak da tamamen üslup. Her yazımda aynı üslup da olmaz zaten. Kısacası ikna olmayacağınızı bilerek yazıyorum ama zaten size yazmıyorum.
Neyse efendim, toparlayayım da birden bitirince yazıyı "noldu lan şimdi" diye lava lamba gibi bakmayın ekrana. Ben sizin bütün ömrünüze işlediğiniz o kısa periyodu atlattım ve kendime çekiliyorum usul usul. Aha çayımı da demledim. Kendime yapılacak katkılarım var ve bu esnada çok eğlenicem.
Yepyeni bir şehirdeyim. Burda hazıra konma olasılığım da yok, diğer şehirlerimde hazır mevzulara atlayarak bişiler üretmiştim. Şimdi oralarda öğrendiklerimden faydalanıp, tamamen özgün adımlar atmak durumundayım. Bu iyi bir his. Tam olarak ne yapacağımı anlatmicam tabi. Bisürü şey yapıcam çünkü; gezip tozmak da var içinde, tanrı değilim ki göğe çıkıp yıldırım fırlatayım.
Ama çok eğlenicem. Bu süreç bir kaç yıl sürecek, hep öyle olur; kaşınmazsam. Bu bir kaç yılda buraya hiç uğramayabilirim, ya da nadir uğrayabilirim. Biliyorum biliyorum ayağınız yeni alıştı, üzülürsünüz. Biliyorum tabi büyük eksiklik dünyanın en mükemmel insanının dünyanın en mükemmel yazarına dönüştüğü eserleri okuyamamak. Belki sık yazarım lan, %33 %33 paylaştırın olasılıkları.
Hadi şimdi bu yazıdan bişi anladınız mı onu sorgulayın.