10 Aralık 2011

Oda Sıcaklığında Kar Yağışı

Nerede kalmıştık?

Ah şarapta. Her yudumda ağızda bir buruşukluk yaratarak usul usul içdünyama doğru akan şarabın karşıkonulmaz lezzetine kendimi kaptırıp, bardağı bir kenara bırakarak şişeden şarap içmekten bahsediyordum en son.

Bir de hani seni her yerde arıyorlardı, didik didik ediyorlardı dünyayı insanlar ve melekler ama bulamıyorlardı. En sonunda bende bir yerlerde gizli olduğunu farkediyorlardı. Gelip seni alıyorlardı ve beni seni içimde saklamak suçumun sabit görülmesi sebebi ile huzursuzluğa mahkum ediyorlardı. Bu hikayeyi anımsıyorum, peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Şarabın verdiği ısınma hissi ile battaniyeyi ve üzerimde kat kat geçirili duran kıyafetleri hızlıca sırtımdan atışıma rağmen üşüme hissinden uzaklığımdan ve şişeyi elime alarak pencerede dikilip insanların muazzam kar manzarasını deforme ederek, bembeyaz karı kirli bir çamura dönüştürmesinden bahsediyordum en son.

Bir de hani seninle kurduğumuz seyahat planlarının adı bilinmeyen düşman güçlerce ele geçirilmesinin hemen ardından düşman kuvvetler yaptıkları operasyon ile planlarımızı çizdiğimiz parşömenlere el koyuyorlardı ve bununla da kalmayıp seni benden alıyorlardı. Üstelik burada da durmayıp beni senden almayı da başarıyorlardı ve birbirimizi birbirimize bir tatlı tebessümden ibaret mazi olarak idrak ettiriyorlardı. Bizse bu durumun zor kullanarak yapıldığını farkedemeyecek kadar ahmaktık ve aldanıyorduk düşman güçlerin yalanlarına. Bu hikaye halen hafızamda, peki ya senin?

Nerede kalmıştık? Pencereden dışarı bakarken gördüğüm kar ve insan ilişkilerinin ahlaksızlığından çatıdaki kara sığınma kararı alışımın üzerinden geçen 7 yılın ardından, üzerine ulaşamadığım bir damın altında kalıp yine aynı üsturupsuz manzara ile karşı karşıya olmanın keyifsizliğine aldırış etmeden pencereyi açıp buz gibi havayı ciğerlerime derinlemesine çektikten sonra bir sigara yakıp atmosfere devasa dumanlar üfleyerek mutlu mutlu sırıtışımdan bahsediyordum en son.

Bir de karşılıklı aptallık yarışımızda senin bir kaç adım öne geçerek söylenmesi gerekenlere ve söylenmek istenenlere çok uzak kalmana rağmen hala içsel benliklerimizde saklı bazı 'yaşayanların' yokedilememesi üzerine içerisine göz göre göre düştüğümüz hastalıklı durumla başediyormuş gibi görünmeye dayalı bir metni sahnede canlandırdığımız anı yaşama zorunluluğunun üzerimizde bıraktığı ağdalı, yapışkan, ruhsal solunum sorunu. Bu hikayeyi görüyorum, işte şu şarap şişesinin hemen ardındaki bulanıklıkta duruyor. Peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Yaktığım sigaranın dumanı ile atmosfere karışır gibi yaparak, çatıya ulaşma ve orda henüz hiçkimsenin basmadığı ve kirletemediği kar birikintisi üzerine uzanıp, gözlerimi sımsıkı kapatıp, ağzımı kocaman açarak doğa tarafından dilime sunulacak taze kar lezzetinin hayalinden bahsediyordum en son.

Bir de o çatıda karşılıklı bağdaş kurmak ya da yan yana yatıp kocaman açılmış ağızlar ve dışarı sarkmış dillerle pusuya yatarak kar tanesi avlama ihtimalimizin kolaylıkla bertaraf edilmesinden yakınıyordum. Üstelik o ihtimal güç bela atlatılmış değildi, her şey tereyağından kıl çekercesine hızlı ve çabuk olmuştu ve tek göz üzerine işlediğim 'biz' motiflerini yarıda bırakıp yola devam ediyordum çünkü yapılacak tek seçenek buydu. Tek seçenek bu kalmıştı çünkü ben geriye bakarak yürüyemeyen ya da geride kalanı beklemeyi adet edinmemiş biriydim ve bu geleneğime dayanarak kurulmuş planlar seni şehrin bir köşesine beni ise yeniden kendi rotama savuruyordu ve yollarımızın yanyana kesişme olasılığını bile ortadan kaldırıyordu. Ben sanki bu hikayeyi de hatırlıyorum, peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Çatıda gezinip topluluğun kar anlayışının çok ötesinde, saf bir kar eğlencesine dalmanın hayalinden sıyrılıp, tüm evi karartarak iki mum ışığında, bitmek üzere olan şarap şişesiyle kurduğum ve '-izm' ile biten kelimelerimle bile açıklayamadığım bağın her şeyin ötesine geçerek bana salt bir yalnızlık sunuşundan bahsediyordum en son.

Bir de retro geleneğe ithafen üretilmiş ayakkabılar ayaklarını muhteşem bir şekilde kavramasıyla ayaklarının harikuladeliğini iyiden iyiye artırarak efsanevileştiriyordu ve bastığın her sıradan zeminin heyecandan titreyişini hissettiğim zamana denk gelen yanyana soluksuz yürüyüşümüzün hemen bitiminde ayrılan ellerimizin bir daha birleşmemek üzere ayrıldıklarından bihaber olarak veda etmemişliklerinden ötürü duydukları hüzüne kulak bile veremiyorduk. Ben ellerimin anlattığı bu hikayeyi duyumsuyorum hayal meyal, peki ya sen?

Nerede kalmıştık? Bende mi?

Bir de... bir de... senden bahsediyordum sanırım.

Hafızam pek iyi sayılmaz, malumun.

28 Kasım 2011

Sarhoş ve Düş

- Ne iş yapıyorsun?
⁺ Düşperestim ben.
- Nasıl yani?
+ Düşler üretirim mütemadiyen.
- E, yani, ne kazanıyorsun?
+ Para falan kazanmam, aksine insan kaybederim.
- Anlamıyorum.
+ Mesela Karagöz-Hacivat gibi düşün. Bir kalabalık toplanır ve perdeye odaklanır. Perdenin gerisinde ben dururum. Birden perdeyi aydınlatan bir ışık yanar ve insanların tek odak noktası olurum. Düş perdesinde düşler kurarım. İnsanlar eğlenir, türlü düşlere dalar. Oyunun bir aşamasında çaktırmadan kafamı perdenin üzerine uzatıp bakarım ve karşıda karanlıkta oturanlar arasından bir yüz seçerim; en parlak olan yüzü. O kişi hakkında düşler kurmaya başlarım. Öyle bir düşlerim ki onun karakterini, onu metaforlarımdan biri gibi algılarım. Tüm gerçeklere gözümü kapatıp, hayalimde inşa ettiğim insan olduğuna inanırım. Öyle çok inanırım ki o kişi bütün yalanlardan, ahlaksızlıklardan, oyunbazlıklardan arınmış bir ögeye dönüşür düş düzlemimde. Ben de onu gerçek hayatta da öyleymiş gibi sanarım, içtenlikle inanırım. Sonra perdeye vuran ışık söner ben karanlığa gömülürüm, insanlar sanar ki gösteri bitti ve ben gittim. Ama artık onların oturduğu yerde ışıklar yanmaktadır, onlar benim düşümü izlerken ben onların gerçekliğini izlerim artık. En çok da o düşlediğim değerli varlığı izlerim ve bütün anlamlarının benim kurmacam olduğunu, bütün değerlerinin katma değer olduğunu ürkütücü bir çıplaklıkla görürüm. Sonra ona olan bağlılığımı, sevgimi bir anda yerle bir eder onun aydınlıktayken, güpegündüz ortadayken attığı adımlar. Kahrolurum tabi, bir düşümün daha yıkılışına katlanmak büyük dert. O artık beni göremez tabi, karanlıktayım. Ve hafif hafif duyumsadığı çığlıklarımdan ötürü sanar ki benim yıkılışım ona olan sevgimden. Oysa ben düşlerime dokunamayışıma, ihtiyacımın aralığına ulaşamayışıma ağlarım. Ve böylece bir insan kaybederim.
+ İyi de arkadaş, sen zaten o kişiye oyunla yaklaşıyorsun. Nasıl böyle eleştirme hakkın var?
- Dedim ya ben bir düşperestim. Benim en can alıcı gerçekliğim düşlerim. Ben düşlediğim hayatı düpedüz yaşarım, çünkü gerçeğe aykırıyım. Bir kere rengarenk kıyafetler içinde, perdenin gerisinden yansıyorum hayata. Benim hayatımın ta kendisinin düş olması olağan değil mi?
+ Aslında oyun gibi görünsen de gerçekliğinle dikiliyorsun yani... Peki neden perdenin diğer tarafına geçmiyorsun? Neden onların arasına katılıp onlar kadar oyuncu olmuyorsun da gerçekliğini apaçık gösteriyorsun?
- O sayfayı yıllar önce kapadım ben. O hapishaneden çıktım. Şimdi sana bunu uzun uzun anlatmamı isteme çünkü anlamazsın. Hem zaten sarhoşsun da. Baksana, bir bar sandalyesinde zilzurnasın, uğraştıracak sorular sorma.
+ İyi de tüm bunları bana niye anlattın ki? Neden açık ediyorsun sırrını?
- Çünkü bana mesleğimi sordun ve ben yalan söylemem. Düş gücümde yalana yer yok. Sır konusuna gelince, bu bir sır değil ki; dikkatli bakan çözer zaten. Benim sırlarımı ifşa edenler, kaybettiklerimdir.
+ Bir de sırlarını mı veriyorsun yani? Gerçekten çıldırmış olmalısın sen. Ya rezil rüsva olursan ortalıkta, kimsesiz kalırsan?
- Kime rezil rüsva olacakmışım, perdedeki ışıklar yanınca hayran hayran izleyip alkış tutanlara mı? Kimleyim ki kimsesiz kalayım? Benim hayatım düş perdesi zaten. Bir mum yanar görünürüm, biri muma üfler gitti sanılırım. Perdenin ardına bakan olmaz ki!
+ Ya bakarlarsa?
- E ben de o düşün tam ortasına kafasını uzatıp bakacak ve onunla bütünleşecek insanları arıyorum zaten. Onlar artık düşün kalıcı parçası olurlar ve zaten hiçbir yere gitmezler. Ama emin ol yüzlerce gösteriden ancak bir kişi gelip de bakar o perdenin ardındaki varlığıma ve onların da pek azı uzanıp dokunur.
+ Pek çok insanla tanıştın desene.
- Ohooo.
+ İyi de bana diyorsun sarhoşsun diye, senin ne işin var barda?
- Düşlerimi dinlendiriyorum.
+ Karagöz müsün Hacivat mı?
- İkisi de değilim. Ne hayali, ne tef, ne de perde... Düşün ta kendisiyim ben.
+ Düşler ülkesine göçsene, orada herkes mükemmel olmalı, mutlu olursun.
- Peki o zaman düşler ülkesinin tüm sakinleri öldüğünde siz insanlar ne yapacaksınız? Biz düşler, her birimiz yeryüzüne dağılıp aramıza kazandırılabilecek insanlar arar dururuz. Hemen her adımımızda siz insanlar tarafından kırıldığımız için "düş kırıklığı" hissi varoldu zaten, yoksa kırılmazdı düşleriniz.
+ Adamım, bence sen benden bir hayli fazla içmişsin. Ama düş gücünü sevdim. Belki de ben çok içtim ve gerçekten bir düşle konuşuyorum şu an; tüm insanlar da tuhaf tuhaf bana bakıyordur bu durumda.
- Seni kendi haline bırakayım o zaman.
+ Son bir yudum, düşlere ve düşleşemeyen sarhoşlara!



27 Kasım 2011

İthafiyet (Çerçevelerin Dışı'na ve Geçmiş'e)

Aslında ben fikir falan değiştirmedim. Sadece kendimi garip hissediyorum; hani bir su damlasının gökçekimine ihanet edip yerçekimine kapılarak yere doğru süratle düşüşe geçmesi ve bu düşüş esnasında yol arkadaşlarına yanlışlıkla dahi çarpmamaya çalışırken yorgun düşmesi ve sonunda kadife dokulu ve çekici duran toprağa damladığında ufacık parçalara ayrılması ve hatta bu kadarıyla da yetinmeyip toprağın suyu diplerine doğru çekip hapsetmesi gibi.

Biraz vitamin ve amfetamin desteği ile hayata tutunabilirim aslında. Zaten ne zaman burnum kanasa en son ne zaman damarlarıma yabancı madde soktuğumu hatırlamaya çalışırım. Benim beyin kanaması geçirme olasılığım yüksek ve her sebepsiz burun kanaması, beynin kanama isteğinin vücut tarafından bertaraf edilmesidir. Böyle bir risk altında yaşarken vücuduma adı vitamin dahi olsa yabancı madde almam bir nevi davetiye. Belki birilerine anlatsam "bir doktora git" der ama ben doktorlara inanmam çünkü benim hayatım psikolojik narkoz altında yetiştirilmiş, farmakoloji tutkunu bir avuç beyaz önlüklüye bağlı yürüyemez. Kaldı ki benim hayat alanıma giren ögeler patolojik olarak incelenebilecek denek statüsünün oldukça dışında. Bu yüzden buyursun gelsin kanamalar beynime, burnum yeter bana yaşamak istediğimde.

'Aslolan bir insanın dilediği gibi yaşayabilmesidir' iddiasında değilim çünkü pek çok insan istediğini yaşama özgürlüğünü hakedecek mertebede değil ve ben olası kaosların karşısında, tekil bir kaos ortamının en can alıcı izahatıyım. Kendi dünyamdaki kaoslardan edindiğim izlenimle mevcut dünya şartlarını birleştirdiğim geceler uyuyamam; uyuyamam çünkü bu çetrefilli ve 'üst realist kaos' dünyaya yayılırsa kontrol mekanizmaları çaresiz kalır ve her yerde bir atom bombası patlamaya başlar. Nükleer fisyonlara boğulmuşken yeryüzü, benim gibi üstdeğer kilometre taşlarının varlığını sürdürmesi imkansızlaşır. Bu yüzden fikirlerimden ve hayatla aramızda kurduğumuz ütopik maskeli bakışmalarımızdan uzak tutulmalı dünya sakinleri. Bırakalım onlar sakince yaşayarak pisliklerini üretmeye ve yaymaya devam etsinler.

Aslolan bir insanın dilediği gibi yaşaması değilken benim dilediğim gibi yaşama özgürlüğümü getiren şeyi sorgulamıştı eski bir arkadaşım, adı Tate idi. Dilediğim gibi yaşadığım halde hiçbir totaliter insan birikintisi ile karşı karşıya gelmeden hemen her fraksiyon ile 'iyi diyalog' üretebilmeme şaşırarak sormuştu "neden sen?" diye. İşte burda aslolanın gerçekleşmesi için gerekli en önemli yapı taşı ile tanıştırmıştım onu. Bir insanın aslolan gibi yaşaması, yani dilediğince özgür kalabilmesi için öncelikle istediği şeylerin istenebilecek düzeylerini belirlemesi gerekir. İstemenin sınırları yoktur diye çerçevesiz bir düstur ancak ıssız bir adada yanına alınacak üç şeyden birisi olabilir ve zira yeryüzünün tek ıssız adası benim. Bu yüzden bana katılmak dışında bir yol yok özgürlüğün çerçevesini kaldırmak için. Çerçeveler kalktığında ise karşılaşılacak ilk şey dünyanın imparatoru olmadığımızdır. Diğer insan siluetleri, kaldırımları dolduran bilinçsiz alışveriş kortejleri gibi pek çok unsur ile ya karşıkarşıya kalırsınız ya da onların 'bireysel özgürlük' sandığı şeyleri onlar adına korumaya devam edersiniz.

Tate tam olarak bunun sebebini sormuştu aslında; "Neden sen bu denli özgürken ve diğerlerine kuşaklar boyu farkatmışken diğerlerini ezip geçmiyorsun da onlara saygı duyuyorsun? Basit gördüğün onca hayata ve eyleme karşı saygılı bir tutum takınıp bu özgürlüklerini koruyorsun?" Tate... ah kumral, kısa boylu, geniş omuzlu, çirkin ayaklı, güzel kadın. Bilmiyordun o zamanlar zira kuşaklar boyu gerimden geliyordun türdeşlerinin önünde olsan da. Kurdelayı göğüsleyecek ikinci kişiydin hemen ardımdan. Şimdi biliyorsun Tate, biliyorsun ki bu noktaya geldiğinde diğerlerinin basit tutkuları senin özgürlük sınırsızlığını gölgeleyebilecek güçte olmuyor ama senin sınırsızlık gücün onları ezip geçebilecek tehlikeli bir patlayıcıya dönüşüyor ve sen bunu belli ettiğinde hemen polise haber vererek bomba imha uzmanlarını etrafına topluyorlar ve kendini bir deli gömleği içinde bir odaya kilitlenirken buluyorsun. Üstelik bu bir kostüm partisi de olmuyor. Kendi sınırsızlığına ufacık bir gölge dahi düşüremeyen bu sınırlı özgürlüklerle açıkça alay etmemek aslında onlara saygı duymaktan çok; kendi olgun, tıynetli, egzistansiyalist tinselliğini sürdürebilmek gayesinin dışavurumudur.

Tam olarak burada sorgulamak gerekir aslında egzistansiyalizm ile individualizm arasındaki mutlak ilişkiyi. İşte bu kaçınılmaz ve bütünleşik ilişkiyi sen kendiliğinden keşfetmiştin ve dünyamın kalıcı, vazgeçilmez değerleri arasında totemsel bir yer edinmiştin. Ah Tate, kim bilir ne yapıyorsun şu an! Bir sabah güneş henüz doğarken heyecanla odama girerek demiştin ki "individualizm denilen şeyde asıl kastedilen, sözlüklerdeki tanımlarda yeralmıyor farkında mısın? aslolan birey değil benlik, kendi benliğin, kendi varoluşun. bu yüzden varoluş ve birey arasında birbirine lehimlenmiş bir ilişki var ve bu hiç de sikimsonik değil, hatta senin sıradanlıktan şu an yürüdüğün yola saptığın sapak bu olsa gerek"

Evet Tate, bulamazsın sözlüklerde gerçekleri. Kitaplar, metinler sende bir ufuk açmak içindir ama açtıkları ufuklar seni apayrı yerlere götürecek cesarette olmadı hiçbir zaman, tipik ve alışılmış yol üzerinde farklı bir güzergah gösterirler ve sen o virajı alırken cesaretle ve süratle bariyerlere çarpıp sıradanlıktan çıkmaya cesaret edemez, uçurumdan atlamazsan hep sözlüklerdeki gerçekdışı tanımlarla yaşarsın ve bir ömür Van Gogh'u "kulağını deli olduğu için kesti" sanarsın. Aslında Van Gogh'un kulağını keserek ifade ettiği şey, benim "insanları sevmiyorum" derken ifade ettiğim şey, Cobain'in intihar süsü vererek kayıplara karışırken ifade ettiği şey, Nietzsche'nin öğrencilerine ders anlatmak yerine kitap okumayı tercih ederek ifade ettiği şey hep aynı... Uçurumdan atlamalı ve kendi yolunu bulmalısın, kortejden ayrılmalı ve kurda yem olmayacak kadar güçlü olduğunu görmelisin, hayatla ölümüne dalga geçmelisin, okuduğunu anlamakla uğraşmak yerine okuduğunu doğru biçimlendirebilmelisin. Hiç kimsenin bir başkasından öğreneceği bir şey yoktur, herkes her şeyi kendisi öğrenebilir. Kulaklarını kapa ve onların yalanlarını duyma, sesini çıkarma ve kafalarını bulandırma. Bırak senin uçurumdan atlamanı sıradışılık, orjinallik sansınlar. İnsan kavramının özbenliğine ulaştığını bilemezler, asla da bilmeyecekler. Bu yüzden, sen onlara çok uzakta bir yerde muhteşem ve paraşütsüz bir deneyim yaşayarak özgünleşip kendi biçimini kendi ellerinle illüstrasyonlaştırırken bırak onlar tepedeki yolların üzerindeki sabit yollarda sürat yaparak heyecan aramaya devam etsinler. Bu geldiğin noktada onların sürat yapma, farklı güzergaha saparak aynı yola çıkma gibi özgürlükleri senin limitsizliğine dokunamaz ama sen düşeceğin yeri onların yolunun ortası olarak belirler ve yapay yollarını hasara uğratmak istersen kendini tek kişilik bir kostüm partisinin ortasında, beyaz duvarlı bir odaya kilitlenmiş bulursun. Kubrick bu yüzden öldü, Monroe bu yüzden öldü. Onlar bilmez, bırak bilmesinler ve adı örnek olarak geçirilebilecek binlerce insanı "kült" olarak kabul edip sanal hayranlıklar beslesinler. Onlar, 'kültler' arasına girecek cesarete ve zekaya sahip değil. Kaldı ki onlar kült olarak anılmanın önkoşulunu şöhret kazanmak sanarlar. Tate ismi ya da benim yanıbaşlarımdaki varlığım onlarda hayranlık uyandırmıyor; oysa biz onların yanıbaşında rol alan Kubrickleriz, Monroe'larız, Keruoac'larız.

O sabah odama apansız, çıplak ayaklı, yırtık pijamalı baskınınla tiradını haykırmıştın gülümseyerek ve yanıma uzanıp "Sana iyi ki varsın diyordum ya, yanılıyormuşum; aslolan benmişim ve iyi ki varmışım" demiştin. "Hatta bana 'iyi ki varsın' deyişinin sebebi de buymuş zaten, ben seni sıradan bir aşık sanmıştım" diye eklemiş ve gözlerini kapayıp uyumuştun. Çünkü o gece yorgun düşmüştün, parmak aralarında izmarit ve marijuanna kokusu, ağzında gizliden bir şarap tadı, frapan doğallığın ve karşıkonulmaz güzelliğin ile gözlerini yanımda kapamış ve alnını alnıma yaslamıştın. Benimse bütün uykum kaçmıştı, kalbimde duyduğum heyecan dolu ritmik artış damalarlarımı kendi vücudumun üretimi olan yabancı bir madde ile doldurmuştu. Mutluydum, huzurluydum ama yanında uyuyamazdım çünkü ben birisinin yanında uyuyabilecek kadar benimseyemezdim kimseyi. İşte hayatımda en çok kahrettiğim şey, sen uyuduktan hemen sonra dudaklarına hafif bir öpücük kondurup yataktan çıkmamdır. Yanında uyuyamayışım benim hayatımın en pişmanlık dolu anıdır. Yataktan çıkıp karşında bağdaş kurmuş, bir kağıt ve kalem almıştım. Saçlarını, yüzünü, yorganın üzerinde kalan sağ elini ve yorganın altından fırlamış çıplak ayaklarını izlemiş ve sana uzun uzun mektup yazmıştım. Bol bol sigara içmiştim. Üstelik ayaklarını bile öpmemiştim; ben hala kimsenin ayaklarını öpmedim. Kimse o kadar benimsememe izin vermedi.

"Ayaklar tipik paylaşımların çok ötesindedir" demiştim sana. "Bir insanın elini tutmak ile ayağına dokunmak çok farklı, arada uçurum var. Elini tutarak onu sevebilirsin ama ayakları ile kurduğun iletişimle onu yüceltirsin, benimsersin ve ruhunun en dibine yerleştirirsin." Gözlerime uzun uzun bakmıştın gülümseyerek, "ayaklarımı sevmeni de seviyorum ama yanımda uyumuyorsun ya, her an gideceksin diye korkuyorum" demiştin. Aynı anda çok haklı ve ölümüne haksızdın, bilmiyordun. Anlatmadım da. Ben haksız olunan noktaları anlatmam zaten Tate, kendileri bulsunlar isterim. Bir insan kendi haksızlıklarını kendisi tespit edemiyorsa -onu hayatımda tutmak adına da olsa- bunları ona zorla farkettirmeye çabalamak kendimi kandırmaya yönelik bir bubi tuzağı kurmak gibi. Ben kendi haksızlıklarımı ispatlayabiliyorsam ve pişman olup kendimi düzeltebiliyorsam, yanımda kalacak insanlar da bunu yapabilecek kadar 'sıradışı' olabilmeli. Aksi durumda bir tahteravallinin iki ucuna oturmuş bir sumo güreşçisi ile bir jokeyin trajikomik fotoğrafı çıkar ortaya. Zayıf olan göklere çıkar diğerinin sayesinde ve bu karede diğeri kalan ben, bir yol arkadaşı ararken bir oyunun kalıcı olmayacak bir parçası olup çıkarım.

Elbet sana karşı da hatalarım oldu benim güzel kumral. Üstelik senin de bana karşı işlediğin suçlar oldu. Seninle yakaladığımız şey, hatalarımızı birbirimizden duymaya gerek olmaksızın farkedip koşa koşa masaya dökmek ve gerçekten pişman olmaktı. Bu yüzden unutulmaz oldun, yine de en çok sevilen değilsin. Belki en çok sevilmeyi hakeden sendin ama her zaman hakettiğini alamayacağını en iyi bilen de sensin. Zaten senden başkasını daha çok sevip seni bir kaç basamak geriye kaydırmak bir hata değil, bu yüzden özür dilemem gerektiğini düşünmüyorum.

Yine de şu an burda olmalısın Tate. Yüzüme garip bir gülümseme ile bakmalı "ne tuhafsın ya" demelisin. Hayır, hayır Tate. Hala yanımda uyuyamazsın, ben hala o kadar benimsemekten yana değilim birilerini. Hem bu bir itiraf değil Tate, bu bir anma metni çünkü bugün günlerden pazar, kasım ayının 27'si. Evet ne senin için ne benim için ne de ikimiz için hiç bir özelliği olmayan, tamamen sıradan bir gün. Doğum günü değil, yıldönümü değil, tanıştığımız gün değil... hiçbir şey değil. İşte bunun şerefine anıyorum seni.

Birbirimizi zorla uçurumdan attıktan sonra gelişen olayların birbiri ile çelişmeksizin ayrı yollara sapmaları sonucu yolaldığımız noktaları göremez olduk ama biliyorum hedeflerimiz aynı. İşte sırf bu yüzden çekiniyorum senden.

Sanki bedenini hiçselleştirecek kadar mükemmel oldun ve ruhtan ibaretsin. Beni takip etmek ve senin kadar mükemmelleştirmek adına arasıra karşıma çıkıyorsun farklı bedenlere girerek. Her seferinde aynı ruha aşık oluyorum ruhu taşıyan bedeni umursamayarak ve her seferinde yeni hayalkırıklıkları ile varoluşumun özüne daha çok yaklaşıyorum sanki. Sanki biraz da dalga geçiyorsun benimle ve "hani" diyorsun "hani vazgeçilmezdim". Vazgeçilmezsin Tate, öyle önemli bir vazgeçilmez ki, senin dünyamda edindiğin yer öyle kapalı ki herkese, sen dahi çıkıp gelsen açamazsın kilidi ve giremezsin o bölgeye. Bilirsin, ben her zaman söylediklerimin ardında dururum.

Şimdi yıllar sonra yeniden hoşçakal diyorum sana. Sana kattıklarımı anlatmadım kimseye, hep senin bana katkılarından bahsedip durdum. Zaten bu böyle, bilirsin kendimi anlatmam ben. Keşfetsinler isterim, dosdoğru keşfedenlere verdiğim değerin sınırsızlığına yaptığın övgülerin yankıları hala bütün arzı dolaşıp tüm evrenin canlılarını bana hayran bıraktırıyor.

İşte bu yüzden her attığım adımda milyarlarca çift göz diziliyor etrafıma, yerden göğe takip edilmemin sebebi bu. Uçurumdan atlaşmışlığımla ilgilenmiyorlar Tate, canlıları bilirsin onlar farklılık ararlar ama farklılığı üstlerine giyecek kadar cüretkar olamazlar. Yanlarından geçip gidenleri izlerler yalnızca, nadiren yaklaşıp onu yaşamaya çalışırlar sonra da koca bir Kubrick'i sefil sanıp kendi üsturupsuz ve sınırlı haritalarına dönerler.

Hadi artık, bitirelim sözleri ve yaşamaya devam edelim çünkü daha atılacak adımlar var sahibini bekleyen. Hadi gidip her sıradışı ve başıboş adımı sahiplenip, varoluşu sarhoşluğundan ve yalnızlığından kurtaralım. Patolojiden geçerek bize yönelen bakışlardan, septik dokunuşlardan, statik ve henüz kendi kelime anlamını dahi kavrayamamış sevgilerden kaçalım ve bireyciliğimizde yükselerek kitleler edinelim. Edindiğimiz kitleleri dikkatli seçip şöhrete talip olmadan, bilinmeden, duyulmadan yaşayıp geçelim ve geride bizi örnek almalarını sağlayacak hiç bir kanıt bırakmayalım. Sapmasız yol haritaları çizip komutlarla sınırlandırılmış ve çerçevelere hapsolmuş fotoğraf karelerinde yaşanması istenen hayata, hayatın özü ile cevap verelim.

Bak yeni bir uçurum var ileride, haydi atlayalım!

15 Kasım 2011

Uvertür Özeti ya da Füg Tanımı

Baştaki paragrafı çok hızlı, nefes nefese okuyun;

Gör, tanış, tanı, sev, çok sev, daha çok sev, tanımla, tanımı yücelt, tanımı uzat, tanıma kelimeler yetmesin, kelimeleri şikayet et, paylaş, anlat, kokla, mutlu ol, kabına sığma, uğraş, uğruna savaş, adına savaş, sessizlikte bile anlaş, alttan al, üste çık, akıl ver, akıl danış, şimdi biraz sevil, boktan bir sebep, sebebin büyümesi, anlatmaya çalış, anlaşılmamaya başla, hoşçakal, daha az sevil, sevilmemeye başla, uğruna savaşılmamışlık gerçeği, yeni bir kaç düzine ay boş işler. Hoop tekerrür! Şimdi başa sar.

Anladınız mı? Bok anladınız.

Baştan anlatıyorum. Hızlıca okuyun yine; bak, gör, keşfet, eğlen, paylaş, koku, sinen koku, hoşçakal, koku ve kirli sepeti, el titremesi, al kirliden, dolaba, vazgeç kirliye, tekrar al, tekrar at. Bir kaç yıl mola, hoop tekerrür!

Anladınız mı?

Bak anlatayım tekrar; ağır aksak okuyun... Bir elin parmaklarının çekine çekine, özene bezene, derlenip toplana, heyecan içinde bir başka elin yabancı ten dokusuna uzanırken görüp geçirdiği binlerce dakikalık sevgiden doğan ürkekliğin; bu ürkeklikten ve sevgi kavramının saflığından ötürü tamamen içselleşip içtenleşmiş yaklaşma hareketinin, kel alaka bir kahve lekesini tende kalıcı bir kahve yanığı sanan gözlerin komutu ile tepetaklak olarak duvara çarpması neticesinde paramparça olan kemiklerle dolması ve gözlerden yaş akması ile sonuçlanan duygu durum bozukluğu. Algıda seçicisizlik.

İyice karıştı kafanız.

Demek istiyorum ki uykum geldi, çişim var, çay içiyorum, odam dağınık, içim sıkkın, bedenim rüzgara kapılmış uçurtma gibi, daha gencim ve asırları sığdıracak kadar geniş yıllara sahibim ve benden giden her gün, sığdıracağım asırlardan giden yıllara tekabül ediyor. Bütün bunların bilincinde olmama rağmen hala uyumadım ve tuvalete gitmedim.

Daha da karıştı kafanız.

Şimdi anladınız mı kafamı?

18 Şubat 2009

Ben Yapsaydım

Son zamanlarda çok sık duyduğum için başlık yapmak istedim bu cümleyi. Hakkında bişeyler yazayım dedim.

İnsanların kendini beğenmişliğini gösteren bir tepki aslında. Hepiniz yapıyorsunuz şimdi bunu, kendinizden arındırarak okumayın. Ben mi? En çok da ben yapıyorumdur herhalde.

Arkadaşına tavsiye verirken bile "ben olsaydım" klişesiyle başlamıyor musunuz söze? "Aaa, evet" tabi, diyorum hepiniz yapıyosunuz diye.

Ama benim takıldığım nokta arkadaşına tavsiye verirken kullandığın bu kalıp değil. Hepimiz enteliz, hepimiz bileniz ya; ben ona takılıyorum.

Herif gidip bir film izliyor; "ben olsaydım o karakteri öyle canlandırmazdım", "ben yapsaydım o senaryoyu öyle yazmazdım", "yönetmenliği ben yapsaydım o filmi öyle çekmezdim" diye eleştiriyor. Lan bana ne senin nasıl yapacağından, sonuçta sen yapmamışsın işte. Elde olanı eleştirsene. Hayır dönüp "sen nasıl yapardın" diyince de ottan boktan bir iki cümle kurup seni keklemeye çalışıyor. Hani "konuya hakimim" havası estiriyor. La bi git. Olsaydın da yapsaydın biz de izleseydik bakalım.

Her şeyi çok hafife alarak eleştirme tutumu moda şimdi. Herkes kendini bi bok sanarak başlıyor söze ve başladığı gibi de bitiriyor. İnsan bari konuşurken öğrenir bişiler, yok. Bomboş başlayıp bomboş devam ediyor. Papa Roach diye bi gurup vardı eskiden, metal gurubu. Onların bir şarkısı vardı "born with nothing, die with everything" diye. Herkes bu felsefeyle yaşıyor hemen hemen ama "die with everything" aşamasında sıçtıkları için uydurmasyon şeylere sahip oluyorlar. Kültürleri, bilgileri, tarzları... her bokları uydurmasyon. İnternette ya da kliplerde gördüğü üç beş kıyafeti beğendiği için "punk'ım ben" diye ortalıkta sümsük saçlarla ve kıyafetlerle dolaşan ibişler mesela. Punk olmayı kaldırımda oturup bira içerken eski püskü kıyafetler giymekten ibaret sanan bir zihniyet. Nerde o güzelim X Generation, nerde o Beat Kuşağı? Hepsinin anlamını katlettiler, suyunu çıkardılar.

Bir tek bunlar da değil, herif gazete okuyor haberde geçen bir olayı eleştiriyor; "ben o polisten dayak yiyen herifin yerinde olsaydım şöyle yapardım" diye ahkam kesiyor. "O polisler sıkıyosa bana gelsin" gibi bi havalarda falan. Bi halt yapamazsın len işte, polis bu. Kendini her boka hakkı var sanan üniformalı cahil cühela topluluğu (istisnaları da vardır arada).

Ben de kendime bir liste hazırladım, "ben yapsaydım" diye başladığım. Daha doğrusu bir listeye başladım, listeye koyduğum ögelerle ilgili hayaller kurdum falan. Sonuçta kaydadeğer pek bir şey çıkmadı.

Mesela geçenlerde Power FM'de Bay J'yi dinledim yıllar sonra. Galiba espiri anlayışım falan değişmiş "herif bozmuş ya" diye değerlendirdim. Sonra da hemen "peki ya ben yapsaydım" diye hayal kurdum.

Ben radyo programı yapsaydım, program mizah içerikli olurdu. Ama güncel konuları şaka konusu yapmazdım. Başımdan geçen komik olayları anlatırdım. "Peki ya gerçekten yapsaydım" dedim ve kendi kendime radyo programı yapıyormuş gibi konuşmaya başladım;
"Merhabalar, ben hedehödö, zart fmde canlı yayındayım. Benim programımın diğerlerine göre bir ayrıcalığı var, gülme garantisi var. Evet, garantili. Yani gülmezseniz bir ay içerisinde getirip iade edebilirsiniz (kahkaha efekti). Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk, kız tavlama konusunda oldukça şanssız birisi, sanırım doğduğundan beri hiç kız arkadaşı olmadı (aaoovvv! falan gibi bi efekt). Evet, maalesef öyle. Ama geçenlerde birisini bulmuş. Bir cafe'ye gitmiş arkadaşlarıyla, diğer masada bir kız görmüş ve kızın kendisini kestiğini düşünmüş. Kendi dediğine göre telaş yapmış, "ilk defa güzel bir kız beni kesiyodu, elim ayağıma dolaştı" dedi. (aaoo) Evet, evet, biliyorum! Neyse, arkadaşları bizimkini gaza getirmişler. Sonuç olarak ertesi gün de gelmeye karar vermişler, eğer kız da gelir ve arkadaşımı kesmeye deva ederse gidip konuşucakmış. Ertesi gün gitmişler ve kız gene ordaymış. Bizimki kafasında tanışma senaryosu kurmuş, gidip yanına "bakar mısınız, iki gündür karşılaşıyoruz bu bir tesadüf olamaz" diye söze başlayıp yeşilçam repliklerini andıran bir konuşma hazırlamış. (Gülme efekti). Hemen gülmeyin canım, çocuğun ilk deneyimi (tekrar gülme efekti). Kız, arkadaşlarıyla cafeden çıkarken bunlar da kalkmışlar. Hedef kız, arkadaşlarından bir kaç adım geride kalmış ve arkadaşım da bunu bir konuşma sinyali olarak algılamış ve yanına gitmiş. Cümlesine aynen başlamış ve kızdan aldığı cevap "benim erkek arkadaşım var" olmuş. (gülme efekti) Daha bitmedi, arkadaşım da "hayırlı olsun" diyip oradan uzaklaşmış. (gülme efekti). Şimdi Wasp'tan Helldorado isimli parçayı çalıcam, görüşmek üzere."

O an durdum, şöyle bir düşündüm. Bu ne lan? Böyle radyo programı olur mu? Demek ki ben radyo programı yapsaydım bok gibi olurmuş. (kahkaha efekti) (ıyyy)

Sonra hayalime yine komedyenlikten devam ettim ve kendimi Cem Yılmaz'ın yerine koydum. Aslında tam olarak onun yerine koymadım, onun yaptığı işi yapsaydım diye düşündüm. O zaman da ortaya şöyle bir şey çıktı;
"Hoşgeldiniz, hoşgeldiniz. Herkes tam mı? Eksik var mı, herkes yanındakini kontrol etsin... Yok mu? Hah, tamam. Şimdi şovumuza başlicaz ama önce yapmam gereken bir kaç uyarı var; gösteri çok komik olduğu için hamilelerin ve kalp hastalarının mesuliyetini kabul etmiyorum (farkındaysanız her yaptığım da çok komik oluyo nedense, "ben yapsaydım öyle olurdu abi ya"). Aslında kimsenin mesuliyetini kabul etmesem ya.
-Kalp hastası ya da hamile değilseniz ve gülerken başınıza bir şey gelirse bütün sorumluluk benim.'
- Hmm öyle mi, ne yapıyorsun peki?
- Cenaze masraflarını ödüyorum. Burdan aşiyana kadar da tabutu taşıyorum... Ama siz de bir el atarsınız.
Böyle olmaz. O yüzden herkesin mesuliyeti kendine, bana güvenip ölmeyin. Düşünsenize 'lan herif garanti verdi, bulmuşken öleyim de cenaze masrafları çocuklara patlamasın'. Hani beleş mezar bulsan gireceksin diye bir atasözü var ya, onu gerçek anlamda uygulayan biri çıkabilir yani. Yanlış anlamayın, o atasözleri mecaz kullanarak bir ders verir, aman ha. Durduk yerde cinayetten sabıka yemeyelim.
Gerçi atalar da birbiriyle pek geçinemiyolar bi de öyle bi durum var. Aynı olay için taban tabana zıt düşünüp ona göre söz söyleyen bir sürü ata olmuş. Kim yaptıysa onları ata? Hayatınızı atasözlerine göre yaşamayın o yüzden, çok riskli.
Hani 'sikilen götün davası olmaz' diye atasözü de var. Bir gün başınıza gelir, 'aman nasılsa davası olmaz, koy götüne rahvan gitsin' diye yaşamayın sonra. Hem üstüne bir de 'böyle gelmiş böyle gider bu' derseniz... aman! Sonra demeyin 'ulan bi herifin gösterisine gittik çıkışta hepimiz homoseksüel olduk' diye. Ben uyarıyorum."

Devam da ediyodu gösteri aslında, ama bu da olmadı be. Demek ki ben tek kişilik gösteri yapsaydım, o da bok gibi olurmuş.

Sonra dedim "madem bunları yapamıyorum, daha ciddi bir şeyler yapayım." Devlet adamı olmaya karar verdim ve başbakan oldum hayalimde. (Evet direk başbakan oldum, e ya ne olacaktı?)
Davos'a toplantıya gittim sonra. Toplantıyı yöneten adam İsrail Cumhurbaşkanı'na 25 dakka süre verdi konuşması için (tanıdık lan bu senaryo bi yerden). Sonra sıra bana geldi, "Ee, merabalar. Ben Konusan Marul, TC Başbakanıyım. Öhöm... Az önce beyefendi konuştu ama ben pek dinleyemedim, MP3 Player'ımı yeni aldım da (anca başbakan olursam alabiliyorum yalnız, yok ya şimdi, nası oturduysa içime. MP3 Player almak için başbakan oluyorum resmen) ben onu dinliyordum. Red Hot Chili Peppers dinledim. Sanırım konu Hamas ama, yani benim bu konuda söylicek pek bişeyim yok ama yani Hamas bence terör örgütü. Yani ayıp, birisi kalkıp bize 'burası bizim toprağımız' dese ben de kızardım. Ama yani siz de sayın İsrailliler, hemen öldürmek de yani, bilemiyorum. Ayıp yani bi yerde, bak kaç yıldır öldürüyosunuz bitmedi herifler, bence bi de arkadaş olmayı deneyin. Yani, ne zararı olur ki? Ben böyle düşünüyorum yani. Bence öpüşüp barışın, yani bak mesela Yaser Arafat, yani adam yıllarca savaştı sizle sonra öldü gitti. Yani böyle küs küs ayrıldınız, bence hoş değil. (Burda sağımdaki solumdaki adamlarıma dönüp 'arafat öldü demi' diye sorardım kesin, heyecandan). Ee, kaç dakka oldu? Yani İsrail Cumhurbaşkanı kaç şarkılık konuştu ki topu topu, ayıp olmasın, ben sanki daha uzun konuştum gibi geldi..."

Ahanda tıkandım. Demekki ben başbakanlık yapsaydım gene sıçarmışım. Devlet adamlığı sökmedi ama bence işadamı olsaydım kesin iyi olurdu yani. Dünyanın en güçlü holdingini falan yönetirdim bence.
"Hödö Holding Yönetim Kurulu Başkanı konusan marul, İngiltere'de yapılan dünya ekonomi zirvesinde çok önemli açıklamalar yaptı. Dünyayı kasıp kavuran ekonomik krize ve üçüncü dünya ülkelerine değinen konusan marul'la ilgili haberimizi getiriyoruz ekranlarınıza;
'Dünyada ekonomik kriz var şu anda bildiğiniz gibi. Biz hödö holding olarak bu krizi en karlı şekilde atlatmanın yolunu bulduk. Biz üçüncü dünya ülkelerinde üretim yapmaya karar verdik. Holdingimize bağlı firmalar, Hindistan'da, Çin'de(çin? üçüncü dünya ülkesi? nası lan?), Afrika, Güney Amerika ve Güney Asya ülkelerinde fabrikalar açıyor. Böylece ordaki insanlara iş imkanı falan tanıyoruz. Yazık kaç yıldır aç yaşıyolar. Ben bi fotoğraf gördüydüm küçükken, afrikada küçük bi çocuk açlıktan bi kemik bi kemik hale gelmiş. Bilmem kaç kilometre ilerideki BM şeyine ulaşmak için yerde sürünüyomuş, tepesinde de akbaba uçuyodu. Yani artık böyle şeyler olmasın istiyorum ben, o yüzden oralara iş imkanı götürüyoruz. Bi de adamlar çok ucuza çalışıo, sağlık sigortalarını yaptık zaten onu da kendi hastanelerimizde hallediyoruz. Hastanede zarar ediyoruz biraz ama ürettiğimiz şeyleri satıyoruz daha güçlü ülkelere. Mesela Çine (hani üçüncü dünyaydı lan çin, ne çabuk güçlü ülke oldu. ben konuşana kadar neler değişti dünyada), Amerika'ya, Kanada'ya, Rusya'ya falan. Ama Türkiye'ye çok ucuza satıyoruz, yani sonuçta biz de türküz. Bi de benim babam memurdu, öyle her şeyi alamazlardı falan. Ben üzülürdüm çok, öyle babam gibi insanlar da rahat alsın diye Türkiye'ye çok ucuza satıyoruz. Ama Avrupa'da Amerika'da falan tutturabildiğimiz fiyata iteliyoruz. Yani bana ne Amerikanlardan falan. Yani bence siz yeterince uzun süre keyif sürdünüz, biraz da diğerleri güzel yaşasın bence. Siz bence biraz daha zor yaşarsanız çok sorun olmaz yani. Zaten zenginsiniz, hem birsürü güzel şeyiniz var. Koskoca afrikada bi piramitler var ama sizin ülkeler öyle mi? Yani her şehirde acayip bi yapı falan var..."

Sus lan sus, battı şirket. Ben işadamlığı yapsaydım, dünyanın en büyük şirketini bile batırarak ekonomik krizi çok daha acaip yerlere sürüklerdim heralde, borsalar falan acaip olurdu. Tam olarak nası oluyo o işler bilmiyorum ama. Bülent Ecevit'in başbakan olduğu dönemde adam hastalanmıştı borsa düşmüştü. Yani bi adam grip oldu diye niye şirketler değer kaybediyo ki. Çok garip bence.

Sonra bar işletmeye karar verdim. Ama tabi öyle sıradan bi bar değil, böyle Balans Jolly Joker gibi, Babylon gibi, Ghetto gibi falan böyle büyük bi yer. Hatta Taksim'in en büyük ve prestijli mekanları arasında olabilir. 33'lük biranın 12-13 milyona satıldığı bi yer yani (öyle yerlere uyuz oluyorum aslında ama işletmecisi olursam da öyle yaparım, çok piçim sanırım).
Düşündüm sonra, mekana gelip giden herkes arkadaşım. Yani hiç yabancı yok böyle. Hep arkadaşlarım geliyo, mekan doluyo ama hani hepsi "tanıdığın mekanı" bilinciyle ve beleş bira isteğiyle geliyo normal olarak. Ben de kıramadım kimseyi kimseden hesap almadım. Ama hayvan herifler bir gece iki geceyle yetinmeyip her gece geldiler. Battı mekan tabi.

Demek ki neymiş, "ben yapsaydım" diye bol keseden atmamak lazımmış. Hakkaten yapmaya başlayınca sıçıyosun pek çok şeyde. Eline yüzüne bulaşıyo, kolay şeyler değil. Öyle oturduğun yerden ahkam kesmekle olmuyo bu işler. Ben bizzat denedim, yani ben bile yapamadıysam sen hiç kasma bence.

Ben en iyisi "blog yazıyorum", "ekşi sözlükte yazıyorum", "arkadaşlarla eğleniyorum" falan diye takılmaya devam edeyim. Yani en iyi yaptığım işler bunlar. Para kazanmak için de işte şimdiki gibi organizasyon bi de sinema falan. Öyle takılırım. Hani çok param olmaz ama bi mp3 player falan alırım kendime mesela. Bi tanıdık da bar falan açsa bence çok güzel olur. Birileri de yemek yenilcek bi mekan açsa taksim'de. Oh, mis.

Ben Cihangir'de bir ev bulurum kendime, orda takılırım mp3 player'ımla.

Aslında Fransa'ya yerleşmek istiyorum ben ama bi tanıdığın orda bar açma ihtimali az yani. Ama biriniz açarsanız haber verin, kesin yerleşirim ben fransaya. Barcelona da olur.

Bu arada, Budweiser çok güzel bira lan. Ben yapsaydım daha iyisini yapamazdım, kesin.