15 Kasım 2011

Bavullar ve Tanımlar

Ufak ufak toparlanmak gerek. Ağır adımlarla, ağdalı kelimelerden sıyrılmak sonra da tuzlu ve soğuk bir denize giren bir çocuk temkinliliği ile temizlenmek gerek. Biraz tamirat biraz da tadilat gerek, henüz tahliyeler için çok erken.

Sanılmasın ki kırgınlıklar taşıyorum. Sanılmasın ki kayboldum; kaybetmek kaybolmak anlamına gelmez. Kimse düşünmesin en büyük kaybımı yaşadığımı, daha büyükleri olacak eminim. Hayat istatistik bilimi ile ilişik değil, düzenli yükseliş gösteren eğriler apansız tepetaklak giden düz çizgilere dönüşebilir. Bu demek değildir ki kusurluyuz.

Sakın sanma kırılmadığımı. Ama ben sana kalbimi "bak, kırdın" diye uzatmadım hiç, uzatmam da. Ben itina ile elimin altına saklıyorum çatlakları. Çünkü en güzel, en dokunulmamış, en pürüzsüz ve en kusursuz yerlerine layıksın. Yine de sanma kırılmadığımı.

Mesela sen rengarenk bir balon buketisin, her küçük çocuk heyecanla bakar sana. Altından sarkan ipe sıkı sıkı tutunur; bilir ki bırakırsa kaçarsın göklere. Zaten aslen varolma sebebin göklere uçmak senin, yeryüzünde kalmak sana göre değil. Hem artık her köşebaşında elinde uçan balonlarla dikilen bir baloncu amca yok, rengarenk uçan balonlara ulaşmak çok güç artık.

Ya da bir yaşam biçimi diye tanımlamalı seni. Öngörmek, anlamak, benimsemek, sindirmek, uygulamak ve şaşmamak gerek. Ne X Generation kadar savruksun, ne Beat kadar vurdumduymaz. Ama onlar kadar genç, dinamik ve etkileyicisin. Siyasetten müziğe kadar değen bir elin var; seni her parçanla baştan başa kendin yapan. Sana kapılıp gitmek de güzel tabi ama, aynı evrende birbirine paralel aksak da, farklı fraksiyonlar sayılan iki yaşam biçimi gibiyiz; içiçe geçmek külfetli iş. En başta fanlarımız kabullenmeliydi birliğimizi.

Veya varını yoğunu kaybettiği bir masada son şansını oynayan ve masanın altındaki elinde intiharı için hazırlanmış silahını tutan bir kumarbazın eline bir anda gelen kare as gibisin. Bir saniye içinde bütün kaybettiklerini ve daha fazlasını tekrar kazandırıp, silahı ve intiharı gömdürürsün.

Nasıl anlatmalı başka? Gökkuşağının dünyayı rengarenk izleme sebebisin. Bütün o yağmurlu ve puslu havanın bir çok insana bıraktığı kasvetli atmosferi gülümseyerek, neşe dolu izleyen ve bu rengarenk formuyla herkesin ruhhalini pozitivizme bağlayan bir oval çizgi gibisin. Düzlük senden uzak zaten.

Mor bi kalemden akan mürekkebin "Seni çook seviyoruum!" yazması gibisin. Bir anda bir sayfa yığınının arasından çıkıp kendini gösteren ve bahsi geçen "sen"e kocaman bir gülümsemeyi, büyük bir hassasiyetle eklersin. Üstelik armağan ettiğin huzur ve gülümseme bir makyaj niteliğinde değil, bir ruh dokusu niteliğinde olur ve sonsuza dek kalırsın orada. Zaman zaman üzeri tozlansa da basit bir üfleme ile çıkıverir ortaya.

Sen kendini kaybetmiş ve bocalayıp duran birinin aniden benliğini anımsaması ve kendine gelmesi gibisin. O güne dek kendine karşı işlemiş olduğu suçların kendisi tarafından affedilme sebebisin aynı zamanda. Zaten en zor şeydir bir insanın kendini affetmesi. Sen bir dokunuşunla, en zor olanı yapma becerisi verirsin insana.

Sen kimseye ithaf edemediğim güzel kelimelerimin en can alıcı haliyle şekil kazanıp ayağa kalkmış hali gibisin. En saf, en özgür, en özgün ve en tutkulu cümlelerimin ayağa kalkmış ve gözümün içine bakmış hali gibi. Karşımda bir iyilik aynası olup bana en güzel yönlerimi göstermiş gibi. Varlığından dahi şüphe etmeye başladığım heyecanlarımın canlanıp "işte buradayım" demesi gibi. Ve bu hislerimin yansımasının böyle fiyakalı oluşu, arındırılmış ve kutsanmış hissettirdi bana kendimi hep. Zaman zaman çirkinliklere de boğulan ve karmaşa içinde akıp giden zamanımın derinliklerinde bir yerlerde, yansıması bile böyle mükemmel duran hislerim olduğunu görmekti bana huzuru getiren.

Sen nefes verirken burnunun hemen ucuna yaslanmış burnumla soluduğum karbondioksidin kandan öte, ruh temizliği de yapmasını sağlayan bir yeşil akasya ormanı gibisin. Dallarından sarılı, pembeli, morlu salkım salkım çiçekler sarkar. Hem çabucak büyür akasyalar, çabucak büyür ve diyarları güzelliği ile sarmalar.

Sen üzerime geçirdiğimde en şık hissettiğim kıyafetlerle en rahat hissettiğim kıyafetlerin bir araya gelmiş özel bir formu gibisin. Yanımdayken verdiğin rahatlığı ve şıklık hissini veren bir yapı daha görmedim.

Sen hiç bir savaş uçağının geçmediği berrak bir gökyüzü gibisin. Altın renkli, beyaz benekli kelebeklerin uçuştuğu, güneşin yakmadığı, bulutun kararmadığı bir gökyüzünün altında tek başına piknik yapıp huzurla uyuklamak gibisin.

Sen, sen diye başlayıp mucizeler anlatmaya çalışan ama her seferinde beceriksizlikle yorgun düşen cümlelerin ulaşmaya çalıştığı tanrıça gibisin. Anlatması kolay olmadığı kadar anlatılmak da istenmezsin, zira bir başkasının keşfetmesinden korkulursun.

Ve evet ufak ufak toparlanmam lazım artık benim, bavullarımı doldurmam lazım. Gitmek için değil, tahliyeler için henüz çok erken. İçimden çıkman için de, içinden çıkmak için de, alıp başımı gitmek için de çok erken. Ama toparlanmam lazım yine de.

Oldukça dağıldı zihnim, kafam karıştı, gerçekle kurgu birbirine girmeye başladı. Olduğu yerde bırakmalı tüm bunları. Tüm karışıklıkları çantalara doldurmalı ve bir okyanusun tam ortasını adres göstererek kargoya vermeli. Geriye bırakılacak tek şey senin gerçek tanımların olmalı.

Bu yüzden ufak ufak, ağır aksak toparlamalıyım bazı eşyaları. Seni sen olarak geride bırakıp, sana sen olarak bakabilmeliyim.

Eski bir arkadaşımdan arakladığım bir cümle sunmak istiyorum bitirirken; belki bir gün, bir yerde, bir şekilde, yeniden...