Biraz vitamin ve amfetamin desteği ile hayata tutunabilirim aslında. Zaten ne zaman burnum kanasa en son ne zaman damarlarıma yabancı madde soktuğumu hatırlamaya çalışırım. Benim beyin kanaması geçirme olasılığım yüksek ve her sebepsiz burun kanaması, beynin kanama isteğinin vücut tarafından bertaraf edilmesidir. Böyle bir risk altında yaşarken vücuduma adı vitamin dahi olsa yabancı madde almam bir nevi davetiye. Belki birilerine anlatsam "bir doktora git" der ama ben doktorlara inanmam çünkü benim hayatım psikolojik narkoz altında yetiştirilmiş, farmakoloji tutkunu bir avuç beyaz önlüklüye bağlı yürüyemez. Kaldı ki benim hayat alanıma giren ögeler patolojik olarak incelenebilecek denek statüsünün oldukça dışında. Bu yüzden buyursun gelsin kanamalar beynime, burnum yeter bana yaşamak istediğimde.
'Aslolan bir insanın dilediği gibi yaşayabilmesidir' iddiasında değilim çünkü pek çok insan istediğini yaşama özgürlüğünü hakedecek mertebede değil ve ben olası kaosların karşısında, tekil bir kaos ortamının en can alıcı izahatıyım. Kendi dünyamdaki kaoslardan edindiğim izlenimle mevcut dünya şartlarını birleştirdiğim geceler uyuyamam; uyuyamam çünkü bu çetrefilli ve 'üst realist kaos' dünyaya yayılırsa kontrol mekanizmaları çaresiz kalır ve her yerde bir atom bombası patlamaya başlar. Nükleer fisyonlara boğulmuşken yeryüzü, benim gibi üstdeğer kilometre taşlarının varlığını sürdürmesi imkansızlaşır. Bu yüzden fikirlerimden ve hayatla aramızda kurduğumuz ütopik maskeli bakışmalarımızdan uzak tutulmalı dünya sakinleri. Bırakalım onlar sakince yaşayarak pisliklerini üretmeye ve yaymaya devam etsinler.
Aslolan bir insanın dilediği gibi yaşaması değilken benim dilediğim gibi yaşama özgürlüğümü getiren şeyi sorgulamıştı eski bir arkadaşım, adı Tate idi. Dilediğim gibi yaşadığım halde hiçbir totaliter insan birikintisi ile karşı karşıya gelmeden hemen her fraksiyon ile 'iyi diyalog' üretebilmeme şaşırarak sormuştu "neden sen?" diye. İşte burda aslolanın gerçekleşmesi için gerekli en önemli yapı taşı ile tanıştırmıştım onu. Bir insanın aslolan gibi yaşaması, yani dilediğince özgür kalabilmesi için öncelikle istediği şeylerin istenebilecek düzeylerini belirlemesi gerekir. İstemenin sınırları yoktur diye çerçevesiz bir düstur ancak ıssız bir adada yanına alınacak üç şeyden birisi olabilir ve zira yeryüzünün tek ıssız adası benim. Bu yüzden bana katılmak dışında bir yol yok özgürlüğün çerçevesini kaldırmak için. Çerçeveler kalktığında ise karşılaşılacak ilk şey dünyanın imparatoru olmadığımızdır. Diğer insan siluetleri, kaldırımları dolduran bilinçsiz alışveriş kortejleri gibi pek çok unsur ile ya karşıkarşıya kalırsınız ya da onların 'bireysel özgürlük' sandığı şeyleri onlar adına korumaya devam edersiniz.
Tate tam olarak bunun sebebini sormuştu aslında; "Neden sen bu denli özgürken ve diğerlerine kuşaklar boyu farkatmışken diğerlerini ezip geçmiyorsun da onlara saygı duyuyorsun? Basit gördüğün onca hayata ve eyleme karşı saygılı bir tutum takınıp bu özgürlüklerini koruyorsun?" Tate... ah kumral, kısa boylu, geniş omuzlu, çirkin ayaklı, güzel kadın. Bilmiyordun o zamanlar zira kuşaklar boyu gerimden geliyordun türdeşlerinin önünde olsan da. Kurdelayı göğüsleyecek ikinci kişiydin hemen ardımdan. Şimdi biliyorsun Tate, biliyorsun ki bu noktaya geldiğinde diğerlerinin basit tutkuları senin özgürlük sınırsızlığını gölgeleyebilecek güçte olmuyor ama senin sınırsızlık gücün onları ezip geçebilecek tehlikeli bir patlayıcıya dönüşüyor ve sen bunu belli ettiğinde hemen polise haber vererek bomba imha uzmanlarını etrafına topluyorlar ve kendini bir deli gömleği içinde bir odaya kilitlenirken buluyorsun. Üstelik bu bir kostüm partisi de olmuyor. Kendi sınırsızlığına ufacık bir gölge dahi düşüremeyen bu sınırlı özgürlüklerle açıkça alay etmemek aslında onlara saygı duymaktan çok; kendi olgun, tıynetli, egzistansiyalist tinselliğini sürdürebilmek gayesinin dışavurumudur.
Tam olarak burada sorgulamak gerekir aslında egzistansiyalizm ile individualizm arasındaki mutlak ilişkiyi. İşte bu kaçınılmaz ve bütünleşik ilişkiyi sen kendiliğinden keşfetmiştin ve dünyamın kalıcı, vazgeçilmez değerleri arasında totemsel bir yer edinmiştin. Ah Tate, kim bilir ne yapıyorsun şu an! Bir sabah güneş henüz doğarken heyecanla odama girerek demiştin ki "individualizm denilen şeyde asıl kastedilen, sözlüklerdeki tanımlarda yeralmıyor farkında mısın? aslolan birey değil benlik, kendi benliğin, kendi varoluşun. bu yüzden varoluş ve birey arasında birbirine lehimlenmiş bir ilişki var ve bu hiç de sikimsonik değil, hatta senin sıradanlıktan şu an yürüdüğün yola saptığın sapak bu olsa gerek"
Evet Tate, bulamazsın sözlüklerde gerçekleri. Kitaplar, metinler sende bir ufuk açmak içindir ama açtıkları ufuklar seni apayrı yerlere götürecek cesarette olmadı hiçbir zaman, tipik ve alışılmış yol üzerinde farklı bir güzergah gösterirler ve sen o virajı alırken cesaretle ve süratle bariyerlere çarpıp sıradanlıktan çıkmaya cesaret edemez, uçurumdan atlamazsan hep sözlüklerdeki gerçekdışı tanımlarla yaşarsın ve bir ömür Van Gogh'u "kulağını deli olduğu için kesti" sanarsın. Aslında Van Gogh'un kulağını keserek ifade ettiği şey, benim "insanları sevmiyorum" derken ifade ettiğim şey, Cobain'in intihar süsü vererek kayıplara karışırken ifade ettiği şey, Nietzsche'nin öğrencilerine ders anlatmak yerine kitap okumayı tercih ederek ifade ettiği şey hep aynı... Uçurumdan atlamalı ve kendi yolunu bulmalısın, kortejden ayrılmalı ve kurda yem olmayacak kadar güçlü olduğunu görmelisin, hayatla ölümüne dalga geçmelisin, okuduğunu anlamakla uğraşmak yerine okuduğunu doğru biçimlendirebilmelisin. Hiç kimsenin bir başkasından öğreneceği bir şey yoktur, herkes her şeyi kendisi öğrenebilir. Kulaklarını kapa ve onların yalanlarını duyma, sesini çıkarma ve kafalarını bulandırma. Bırak senin uçurumdan atlamanı sıradışılık, orjinallik sansınlar. İnsan kavramının özbenliğine ulaştığını bilemezler, asla da bilmeyecekler. Bu yüzden, sen onlara çok uzakta bir yerde muhteşem ve paraşütsüz bir deneyim yaşayarak özgünleşip kendi biçimini kendi ellerinle illüstrasyonlaştırırken bırak onlar tepedeki yolların üzerindeki sabit yollarda sürat yaparak heyecan aramaya devam etsinler. Bu geldiğin noktada onların sürat yapma, farklı güzergaha saparak aynı yola çıkma gibi özgürlükleri senin limitsizliğine dokunamaz ama sen düşeceğin yeri onların yolunun ortası olarak belirler ve yapay yollarını hasara uğratmak istersen kendini tek kişilik bir kostüm partisinin ortasında, beyaz duvarlı bir odaya kilitlenmiş bulursun. Kubrick bu yüzden öldü, Monroe bu yüzden öldü. Onlar bilmez, bırak bilmesinler ve adı örnek olarak geçirilebilecek binlerce insanı "kült" olarak kabul edip sanal hayranlıklar beslesinler. Onlar, 'kültler' arasına girecek cesarete ve zekaya sahip değil. Kaldı ki onlar kült olarak anılmanın önkoşulunu şöhret kazanmak sanarlar. Tate ismi ya da benim yanıbaşlarımdaki varlığım onlarda hayranlık uyandırmıyor; oysa biz onların yanıbaşında rol alan Kubrickleriz, Monroe'larız, Keruoac'larız.
O sabah odama apansız, çıplak ayaklı, yırtık pijamalı baskınınla tiradını haykırmıştın gülümseyerek ve yanıma uzanıp "Sana iyi ki varsın diyordum ya, yanılıyormuşum; aslolan benmişim ve iyi ki varmışım" demiştin. "Hatta bana 'iyi ki varsın' deyişinin sebebi de buymuş zaten, ben seni sıradan bir aşık sanmıştım" diye eklemiş ve gözlerini kapayıp uyumuştun. Çünkü o gece yorgun düşmüştün, parmak aralarında izmarit ve marijuanna kokusu, ağzında gizliden bir şarap tadı, frapan doğallığın ve karşıkonulmaz güzelliğin ile gözlerini yanımda kapamış ve alnını alnıma yaslamıştın. Benimse bütün uykum kaçmıştı, kalbimde duyduğum heyecan dolu ritmik artış damalarlarımı kendi vücudumun üretimi olan yabancı bir madde ile doldurmuştu. Mutluydum, huzurluydum ama yanında uyuyamazdım çünkü ben birisinin yanında uyuyabilecek kadar benimseyemezdim kimseyi. İşte hayatımda en çok kahrettiğim şey, sen uyuduktan hemen sonra dudaklarına hafif bir öpücük kondurup yataktan çıkmamdır. Yanında uyuyamayışım benim hayatımın en pişmanlık dolu anıdır. Yataktan çıkıp karşında bağdaş kurmuş, bir kağıt ve kalem almıştım. Saçlarını, yüzünü, yorganın üzerinde kalan sağ elini ve yorganın altından fırlamış çıplak ayaklarını izlemiş ve sana uzun uzun mektup yazmıştım. Bol bol sigara içmiştim. Üstelik ayaklarını bile öpmemiştim; ben hala kimsenin ayaklarını öpmedim. Kimse o kadar benimsememe izin vermedi.
"Ayaklar tipik paylaşımların çok ötesindedir" demiştim sana. "Bir insanın elini tutmak ile ayağına dokunmak çok farklı, arada uçurum var. Elini tutarak onu sevebilirsin ama ayakları ile kurduğun iletişimle onu yüceltirsin, benimsersin ve ruhunun en dibine yerleştirirsin." Gözlerime uzun uzun bakmıştın gülümseyerek, "ayaklarımı sevmeni de seviyorum ama yanımda uyumuyorsun ya, her an gideceksin diye korkuyorum" demiştin. Aynı anda çok haklı ve ölümüne haksızdın, bilmiyordun. Anlatmadım da. Ben haksız olunan noktaları anlatmam zaten Tate, kendileri bulsunlar isterim. Bir insan kendi haksızlıklarını kendisi tespit edemiyorsa -onu hayatımda tutmak adına da olsa- bunları ona zorla farkettirmeye çabalamak kendimi kandırmaya yönelik bir bubi tuzağı kurmak gibi. Ben kendi haksızlıklarımı ispatlayabiliyorsam ve pişman olup kendimi düzeltebiliyorsam, yanımda kalacak insanlar da bunu yapabilecek kadar 'sıradışı' olabilmeli. Aksi durumda bir tahteravallinin iki ucuna oturmuş bir sumo güreşçisi ile bir jokeyin trajikomik fotoğrafı çıkar ortaya. Zayıf olan göklere çıkar diğerinin sayesinde ve bu karede diğeri kalan ben, bir yol arkadaşı ararken bir oyunun kalıcı olmayacak bir parçası olup çıkarım.
Elbet sana karşı da hatalarım oldu benim güzel kumral. Üstelik senin de bana karşı işlediğin suçlar oldu. Seninle yakaladığımız şey, hatalarımızı birbirimizden duymaya gerek olmaksızın farkedip koşa koşa masaya dökmek ve gerçekten pişman olmaktı. Bu yüzden unutulmaz oldun, yine de en çok sevilen değilsin. Belki en çok sevilmeyi hakeden sendin ama her zaman hakettiğini alamayacağını en iyi bilen de sensin. Zaten senden başkasını daha çok sevip seni bir kaç basamak geriye kaydırmak bir hata değil, bu yüzden özür dilemem gerektiğini düşünmüyorum.
Yine de şu an burda olmalısın Tate. Yüzüme garip bir gülümseme ile bakmalı "ne tuhafsın ya" demelisin. Hayır, hayır Tate. Hala yanımda uyuyamazsın, ben hala o kadar benimsemekten yana değilim birilerini. Hem bu bir itiraf değil Tate, bu bir anma metni çünkü bugün günlerden pazar, kasım ayının 27'si. Evet ne senin için ne benim için ne de ikimiz için hiç bir özelliği olmayan, tamamen sıradan bir gün. Doğum günü değil, yıldönümü değil, tanıştığımız gün değil... hiçbir şey değil. İşte bunun şerefine anıyorum seni.
Birbirimizi zorla uçurumdan attıktan sonra gelişen olayların birbiri ile çelişmeksizin ayrı yollara sapmaları sonucu yolaldığımız noktaları göremez olduk ama biliyorum hedeflerimiz aynı. İşte sırf bu yüzden çekiniyorum senden.
Sanki bedenini hiçselleştirecek kadar mükemmel oldun ve ruhtan ibaretsin. Beni takip etmek ve senin kadar mükemmelleştirmek adına arasıra karşıma çıkıyorsun farklı bedenlere girerek. Her seferinde aynı ruha aşık oluyorum ruhu taşıyan bedeni umursamayarak ve her seferinde yeni hayalkırıklıkları ile varoluşumun özüne daha çok yaklaşıyorum sanki. Sanki biraz da dalga geçiyorsun benimle ve "hani" diyorsun "hani vazgeçilmezdim". Vazgeçilmezsin Tate, öyle önemli bir vazgeçilmez ki, senin dünyamda edindiğin yer öyle kapalı ki herkese, sen dahi çıkıp gelsen açamazsın kilidi ve giremezsin o bölgeye. Bilirsin, ben her zaman söylediklerimin ardında dururum.
Şimdi yıllar sonra yeniden hoşçakal diyorum sana. Sana kattıklarımı anlatmadım kimseye, hep senin bana katkılarından bahsedip durdum. Zaten bu böyle, bilirsin kendimi anlatmam ben. Keşfetsinler isterim, dosdoğru keşfedenlere verdiğim değerin sınırsızlığına yaptığın övgülerin yankıları hala bütün arzı dolaşıp tüm evrenin canlılarını bana hayran bıraktırıyor.
İşte bu yüzden her attığım adımda milyarlarca çift göz diziliyor etrafıma, yerden göğe takip edilmemin sebebi bu. Uçurumdan atlaşmışlığımla ilgilenmiyorlar Tate, canlıları bilirsin onlar farklılık ararlar ama farklılığı üstlerine giyecek kadar cüretkar olamazlar. Yanlarından geçip gidenleri izlerler yalnızca, nadiren yaklaşıp onu yaşamaya çalışırlar sonra da koca bir Kubrick'i sefil sanıp kendi üsturupsuz ve sınırlı haritalarına dönerler.
Hadi artık, bitirelim sözleri ve yaşamaya devam edelim çünkü daha atılacak adımlar var sahibini bekleyen. Hadi gidip her sıradışı ve başıboş adımı sahiplenip, varoluşu sarhoşluğundan ve yalnızlığından kurtaralım. Patolojiden geçerek bize yönelen bakışlardan, septik dokunuşlardan, statik ve henüz kendi kelime anlamını dahi kavrayamamış sevgilerden kaçalım ve bireyciliğimizde yükselerek kitleler edinelim. Edindiğimiz kitleleri dikkatli seçip şöhrete talip olmadan, bilinmeden, duyulmadan yaşayıp geçelim ve geride bizi örnek almalarını sağlayacak hiç bir kanıt bırakmayalım. Sapmasız yol haritaları çizip komutlarla sınırlandırılmış ve çerçevelere hapsolmuş fotoğraf karelerinde yaşanması istenen hayata, hayatın özü ile cevap verelim.
Bak yeni bir uçurum var ileride, haydi atlayalım!
